Monday, 18 June 2012

TEKRAR BULUŞUNCAYA KADAR


Bugün babalar günü... Böyle günlerin dışında da hep aklımızda onlar aslında ama bugünlerde ayrı bir derinliğe giriyor insan ister istemez... Aklımızda olmasalar da her yerimizde izleri var, bedenimizin bazı yerleri, bazı huylarımız, bakışımız, gülşümüz benzer onlara... Bir bakıma bir parçası yaşamaya devam eder onlar çoktan gitmiş olsalar da...

Herkesin ayrı bir hikayesi vardır babasıyla. Kimisi aşıktır, hayatı boyunca babasına benzeyen adamların peşinden koşmuştur ve tüm erkekleri de onunla kıyaslamıştır, belki bilerek belki de bilmeyerek, kimisi kızgındır; ya erken gidişine ya hiç gelmeyişine ya da varken yokluğuna... Kimisinin içinde kalmıştır ya '' seni seviyorum''  diyememiştir ya '' neden hiç yanımda olmadın baba'' ya da '' beni biraz rahat bırak baba'' diyememiştir.

Çok hikayeler dinledim babalar ve oğulları ve babalar ve kızları ile ilgili hepsi birbirinden farklı, tek ortak şey şu ki hepsinin öyle ya da böyle hayatımızda derin izleri var.

Kendimin de bir hikayesi var elbet...

Anne sevecen ve yumuşaktır benim zihnimde, sevgi dolu bakışları vardır, sessiz bir desteği ve uzaklara kadar varan sıcacık bir sevgisi.

Baba ise gücün simgesidir bende. Baba güçlüyse her şey yolundadır, mutluluk vardır. O güçlü ise okula gidiş, sırada oturuş, sözlüye kalkış bir başka olur.

Babamın kendini güçlü hissettiği zamanlar evde mutluluk rüzgarları eserdi; gürültülü fakat neşeli konuşmalar, saz eşliğinde söylenen şarkılar, türküler...  Sabah tıraş köpüğüne karışan demlenmiş çay kokusu, radyodan gelen bir sanat müziği, temiz havaya karışan tütün ve yeni gazete kokusu... İşte bunlardı mutluluğun ve babamın evdeki işaretleri.

Böyle zamanlarda evimizi uzaktan izlerdim başka birisi gibi, küçük pencereden görünen kareler, evden yükselen sesler hem içinde hem dışında bir içinde bir dışında, oyun gibi...

Eh bunun tam tersi olduğu günler de oldu olmadı değil. Şimdi şimdi anlıyorum, babamın gücünü yitirdiğini düşündüğü zamanlardaki kızgınlığıydı bizim anlam veremeyerek mutsuz olduğumuz ve babamıza kızdığımız anlar. Onun da bir insan olduğunu, zayıflıkları olabileceğini, gücün simgesi olarak gücünü kaybettiğini hissettiği anlarda bir hiç olmanın yükü altında çaresizlikten doğan öfkesini anlayamadığımızı şimdi anlıyorum.

Hani bir parçasını, öyle ya da böyle kendimizde yaşatıyoruz dedim ya;  benim en çok ayak parmaklarım benzer babama,  komik gelebilir, zaten ayak parmaklarım da komiktir biraz,  bazen ayaklarıma bakıp babamı hatırlarım, kulağa pek romantik gelmese de böyledir,  ama en çok babam gibi hissettiğim zamanlarda hatırlarım babamı, yani bir şeyler benim istediğim gibi gitmediğinde öfkelendiğim zamanlarda. Babam da öyleydi, onunla yaşayanı en çok zorlayan tarafı buydu belki de. Her şey onun istediği ya da düşündüğü gibi olmalıydı. Babama en çok kızdığım tarafların ben de en koyu şekilde tecelli eden huylar olduğunu kabul etmem biraz zor oldu tabi ama bu böyledir, kendinize dönüp bir bakın siz de benim keşfettiğim ve bir sürü bahanelerle sonunda kabul ettiğim şeyi göreceksiniz, o anda önce babanızı sonra da kendinizi affedecek ve daha çok seveceksiniz.

İnanıyorum ki onu bilerek seçtim. Bana doğrudan veya dolaylı olarak öğreteceği şeylere ruhumun ihtiyacı vardı. Bir gün ona karşı tüm kızgınlıklarımın aslında birer hayalkırıklığı olduğunu anladım, çocuk aklımla o benim için kusursuzdu, kusursuzluk ise her sorunun üstesinden gelebilecek kadar güçlü ve her durumda neşeli olmaktı, tabi ki de çoğu kez benim beklentilerimden farklıydı onun tepkileri... Onu koyduğum yerden başka yerlere gidince ben biraz babasız kalmış gibi hissediyordum galiba ve kızgınlığım bu sebeptendi sanırım.

İşte böyledir, babalar gittikten sonra da öğretmeye devam ederler, bitmeyen bir babamı anladıkça kendimi anlama, kendimi sevdikçe babamı sevme, öfkeden sevgiye döndükçe insanın en çok kızdığını en çok sevdiğini anlama döngüsü...

Teşekkürler babacığım ve lütfen her zaman olduğun gibi benimle olmaya devam et ve tekrar buluşuncaya kadar hoşçakal...






KAFESEL HALLER


Sonunda bir şeyler yazabilmek için iyi bir fırsat yakaladığım için mutluyum. Yaklaşık 1 saatim var. Sevgilim bir reklam görüşmesinde onu bekliyorum. Yarım Kalmış Hikayeler'in yazarı olarak bir dolu yarım kalmış hikayem var. Ancak her zaman her şey planlandığı gibi gitmiyor, blogumda yazmaya başladığım yarım kalmış bir hikayem var, amacım onu bitirmek, Etiler Marmaris Kafe'ye oturdum,  şarjım az, Microsoft Office yüklü değil ve burada kablosuz internet yok. Olsun telefonumdan internete girer, yarım bıraktığım hikayemi okur Wordpadde yazarım diye düşünüyorum, blogumun şifresini unutmuşum, almak için gerekli işlemleri yaptığımı sanıyorum ancak başaramadım. Eh eskisi gibi değiliz artık, uzun zamandır hayatın yaptığım planları alt üst edip kendi planlarını uygulamasına boyun eğmiş durumdayım. Allah var yaptığı  planlar şimdiye kadar başıma kötü bir şey getirmedi, zaten anladığım kadarıyla beni, o hatırlamadığım büyük plana doğru götürmeye çalışıyor , sağolsun... Bu durum kendimi, zaman zaman alzheimer gibi hissetmeme neden olsa da şu andaki kararım akışta olmak, kendimi hayatın planlarına bırakmak.

Bütün bunlar olup biterken, yan masadan tiz bir kadın sesi bağıra bağıra konuşmaya başladı; '' Bak burada tost da yiyebilirsin ya da döner hepsi var istersen ıslak hamburger de olur'' sesinde sevgiden eser yok, dahası sabrı taşmış, alt metin şunları söylüyor; '' bana bak her ne zıkkım yemek istiyorsan hemen seç yoksa...'' Kafamı kaldırıp yana bakıyorum. Kadın, orta yaşlı, saçları sarıya boyalı, yüzünde gergin bir ifade var, çocuksa kafasına taktığı şapkayı mümkün olduğunca yüzüne doğru indirmiş, memnuniyetsizliği ve kararsızlığının kızgınlığa sebep olduğunun farkında gibi saklanmaya çalışıyor. Muhtemelen annesi... Yeterince mızmızlanmış ya da kızdırmış annesini, ancak mutsuzluğunu gizlemeye çalışmıyor. Kadın yeniden alevleniyor, bu kez ses daha yüksek ve daha tiz '' ne istiyorsun, bak işte, ne yiyeceksen söyle!'' . Çocuğun sesini duymak mümkün değil, giderek azalan bir ses ve yeniden annenin yükselişi '' Oha Burak, hem döner ham avyalık tostu, oha oğlum nasıl yiyeceksin hepsini'' Kadına bakıyorum, '' oha'' ünlemi kadının görünüşüne hiç bir şekilde gitmiyor, bu cümleler ağzından dökülürken başka biri gibi, aslında hoş bir kadın, bakımlı da, büyük ihtimalle de çalışan, eğitimli bir kadın . Oysa konuşma tarzı tüm bunlarla tezatlık oluşturuyor.

Ara sıra gözgöze geliyoruz çocukla, mavi kocaman gözleri var, onun hakkında yazdığımı bilmeden bakıyor bana, bir şekilde merak ettiğini anlıyorum, durumun garipliği ile eğleniyorum .
Yemeğini bitirdi, şimdi biraz daha memnun görünüyor. Annesiyle konuşmaya çalışıyor. '' Başım ağrıyor Burak, başım ağrıyor''.  Çocuk susuyor, ellerini kenetlemiş , ağız seviyesinde tutuyor. Kendine sus der gibi.

Annesi biraz sonra, hesabı istiyor. Ödemeyi yaparken, gülümseyerek '' Sen ne zaman para kazanıp bana yemek ısmarlayacaksın ya, ha ne zaman, haydi para kazanmaya başla da bana yemek ısmarla artık'' . Çocuk da gülümsemeye çalışıyor. Kalkıyorlar.
Ortam istediğim gürültü seviyesine geldi, belki şimdi içe dönebilir ve yarım kalan...

Olmadı... Çok yaşlı bir kadın daha oturmadan yanındaki genç adamla konuşmaya başlayarak yaklaşıyor bu kez hemen yanımdaki masaya.  Kadın çok yaşlı ve ne tesadüftür ki yine çok yüksek sesle konuşuyor. '' Buraya oturalım oğlu, burası çok güzel esiyor, oh oh bak'' sonra bir serçe geliyor zıplaya zıplaya masalarının etrafında dolanıyor, kadın bu kez serçeye takılıyor '' Ah ah zıpla zıpla, ye ye doyur karnını serçeye bak serçe bak bak..'' . Adam, gözlüklü yüzündeki ifadeyi seçmekte zorlanıyorum dikkatle bakmaktan çekinsem de bana doğru bakmalarına engel olamıyorum. Onlar hakkında yazdığımı bilmeleri mümkün değil diye düşünüyorum, bir kafeye giriyorsunuz ve birisi sizi gözlemliyor ve yazmaya başlıyor, bu düşük olasılığa güvenerek, farkettirmeden ve elimde olmadan yazmaya devam ediyorum. Şu anda başka bir şey yapmam mümkün değil, dikkatimi toplayamıyorum. 
Adam hemen bir şeyler ısmarlıyor ve yemeye koyuluyor, yaşlı kadın biraz daha sesini alçalttı artık, konuşmalarını duyamıyorum ama cümlelerin sonu ''... yapması gerekir'' le bitiyor. Durum iyiye doğru gidiyor gibi. Aradığım kuru gürültü başladı, anlaşılmaz konuşmalar bir lokomotif gibi içime döndürüyor beni. Dışardan kendime bakıyorum, küçük beyaz bir bilgisayarda ara sıra etrafına bakarak yazan bir kadın. O kadını yazan başka bir kadın ya da adam olma ihtimali üzerinde düşünüyorum ve bunun bitmeyen zincirini... Karanlık bir tünele doğru...

Hay Allah gitme vakti, iki satır yazamadan kalkıyorum kafeden.

Şimdi de Emirgan Sütiş'deyim... Burası benim en sevdiğim mekanlardan, hafta sonlarında çok kalabalık, böyleyken sevmiyorum ama istediğim kuru gürültüyü buluyorum. Yine de sağ masadakilerin hararetle politika tartışmalarını, sol masadakilerin küçük çocuklarının ne yiyeceğine karar verme aşamasındaki hummalı tartışmalarını duymazdan gelemiyorum.

Kafesel haller...

Aynı masada oturup karşısındakinin yüzüne dahi bakmadan cep telefonuna ya da bilgisayarına dalmış insanları yadırgıyorum. Madem biraraya geldiniz ne diye başkalarıyla meşgulsünüz diye kızıyorum. Dışardan tam olarak böyle gibi görünsem de ben tamamen etrafımla, bulunduğum anla ilgiliyim.

Sevgilim yemeğini bitirdi, arkasına yaslandı sonradan yani yemeğin tadına baktıktan sonra belirlediği içeceğinden bir yudum aldı. İçecek bitmeden yemek, yemek bitmeden içecek bitmemeli. Düşünceli aynı anda bir sürü şey düşünebiliyor, etrafını izler gibi beni izler gibi ama aklı başka yerde ben ise kimseyi izlemez gibiyim ama aklım etrafımda.

Bana bakan bir çift göz olsaydım kendime sinir olurdum belki de, o halde yazmayı bırakıp boğazı, özlediğim maviyi, sevgilimin gözlerini izleme  zamanı.














Saturday, 18 February 2012

HİÇ KİMSE ve SICAK ÇİKOLATA

-Hoşgeldiniz! Nasıl yardımcı olabilirim.
-Gazetedeki ilan üzerine geldim. İş başvurusunda bulunacaktım.
-Harika! Şöyle buyrun lütfen! Bir şey içer miydiniz?
-Evet lütfen. Sıcak bir şey içsem iyi olabilir.... sıcak çikolata mesela.
-.....
- Sütlü.
-Şey, sanırım size sadece çay ikram edebilirim... poşet çay... ya da nescafe... yalnız sütümüz yok.
- Ha, o halde almayayım çünkü canım sıcak çikolata istedi, başka bir şey içmemeyim şimdi.
- Eee... Oldu o zaman... Başlayalım mı?
-Evet, tabi buyurun.
- Peki ala ismim Erman. Sizin isminiz nedir?
- Benim ismim yok.
-Pardon anlamadım.
-Bir ismim yok.
-İsminiz yok mu?
-Evet yok.
-Nasıl yani, anlayamadım, bir isminiz olmalı, herkesin bir ismi vardır, olur mu öyle şey canım!
-Olur işte benim ismim yok, bütün isimlerimi ve ünvanlarımı iade ettim bir süre önce, isimsiz ve ünvansızım.
-Ne? Ne yaptınız?
-İade ettim, hepsinden bir günde kurtuldum.
-Yani?
-Yani bir ismim yok işte.
-Bakın beyefendi, sanırım benimle dalga geçiyorsunuz belki de şakacı birisiniz bilemiyorum ama inanın buna hiç vaktim yok. Üstelik burası belki küçük, yeni ama ciddi bir şirkettir. Belki çok müşterimiz yok henüz ama, zaman içerisinde çok büyük şirketlerin reklam ve tanıtım işlerini alacağımıza eminim, yani umuyorum, hedefimiz bu en azından. O yüzden eğer gerçekten iş görüşmesi için geldiyseniz lütfen bunu ciddi bir şekilde yapalım, yok eğer başka niyetiniz var ise dediğim gibi çok meşgulüm hiç vaktim yok.
- Dalga geçmiyorum. Gerçekten iş görüşmesi için geldim bir işe ihtiyacım var.
-Tamam peki anlıyorum işe ihtiyacınız var. Diyelim ki sizi işe aldım, en basitinden nasıl hitap edeceğim ha söyler misiniz? .... Müşterilerimiz beyefendi kim dediklerinde ne diyeceğim!
-Hiç kimse olduğumu söyleyebilirsiniz.
-Hiç kimse mi?
-Evet, çünkü ben hiç kimseyim.
-Ba..bakın, bilemiyorum belki sinirleriniz bozulmuştur, ciddi bir travma da yaşamış olabilirsiniz, hafıza kaybı filan yani her ne ise işte, size yardımcı olmamı ister misiniz? Eşim doktor, kendisini arayabilirim, size yardımcı olabiliriz.
-İlahi çok güldürdünüz beni. İyi niyetinize çok teşekkür ederim. Ben isim ve ünvalarımdan kurtulduğum o günden beri gayet sağlıklı bir insanım. Hiç merak etmeyin.
-Hiç kimse olarak mutlu ve mesutsunuz yani öyle mi?
-Evet aynen öyle.
-İyi peki ozaman şöyle söyleyeyim, biz hiç kimseyi işe alamayız beyefendi, buyrun kapı burada, iyi günler.
-E peki bu ilanı neden verdiniz?
-Beyefendi o ilanı birisini işe alabilmek için verdik. Birisi olan birini, yani bir ismi olan biri mesela... Siz hiç kimsesiniz... yani siz öyle söylediniz ondan öyle diyorum hakaret gibi şey etmeyin.
-Yok estagfurullah neden hakaret olsun, hiç kimse olduğum için hakaret etmeniz de pek mümkün değil zaten. Yıllardır bunu arıyordum.
-Neyi?
 - Bu huzurlu hali işte. Denemediğim şey kalmamıştı. Sonunda tüm isim ve ünvalarımın altında ezildiğimi yok olduğumu farkettim ve işte hepsinden bir şekilde kurtuldum, hiç kimse oldum, artık tam anlamıyla özgürüm, size de tavsiye ederim.
-Beyefendi bakın babam yaşındasınız, saygısızlık etmek istemiyorum, ama , hiç kimse iseniz bu düzende hiç bir işe yaramazsınız. Bir isminiz bile yok iken sizi kim ne diye işe alsın? Hangi okulu bitirdiniz, hangi işlerde çalıştınız...
-Tüm diplomalarımı iade ettim, tüm tecrübelerimi bilgilerimi unuttum. Dediğim gibi tüm isimlerimden ve ünvanlarımdan kurtuldum.
-Sıfırsınız yani.
-Evet, sıfırım, bu harika bir duygu.
-Güzel, mutlu olmanıza sevindim ama dediğim gibi biz hiç kimse olan birini işe alamayız.
-Peki ama neden?
-Neden mi? Neden olacak... bu işi yapabilmeniz için bir takım bilgi ve...tecrübelerinizin olması gerekir.
-İyi ama ilanda, bilgi ve tecrübeden bahsedilmemiş ''yaratıcılık'' istendiği yazılmış ''fark yaratabilecek'' ve ayrıca '' iletişimi kuvvetli'' , '' kendine güvenen'' ve ''ikna kabiliyeti yüksek'' diye de eklenmiş.
-Evet, öyle dedik, tabi ki, yaratıcılık çok önemli bu işte ve yaratıcılık için ne gereklidir?
-Tüm bildiklerini unutmak gereklidir.
-Olur mu canım, yaratmak için malzemeye ihtiyacınız var, gödükleriniz, bildikleriniz, yaşadıklarınız, öğrendikleriniz .. işte her ne ise hepsi bunların hepsi bir şekilde bir araya gelir, bu karışımdan da yeni bir şeyler çıkar işte, yaratıcılık böyle olur.
-Yok o zaman yaratmış sayılmazsınız, o şey yeni bir şey gibi görünür ama aslında yeni bir şey değildir, yeni bir şey söylemez! Yaratıcılık geçmişten kurtulduğun zaman olur ancak!
-Ama... şey... ben... açıkçası ne demek istediğinizi anlamadım.
-Yaratıcılık her şeyi unuttuğunuzda gelir. Bilgi ve tecrübe su ise yaratıcılık hava gibidir, aynı anda aynı yerde bulunamazlar. Bilgiler ve tecrübeler sizi kısıtlar, farkında olmadan sınırlar koyar, bazı olasılıkları en başından elemenize neden olur, görüş alanızı daraltır, bir yanılgı yaratır büyüdüğünüzü sanırsınız ama sizi küçültür, anlatabiliyor muyum ? Yani yaratıcı olabilmek için tüm bildiklerini tüm tecrübeleri unutmalı insan, hiç kimse olmalı. Ben de o yüzden buradayım işte bu iş tam bana göre. Bu zamanda hiç kimse bulmanız zordur.
-Bakın sanırım biraz kafam karıştı... ben.. ben bir kahve alacağım kendime, siz.. size de ...aslında aşağıdaki kafede sıcak çikolata olmalı ben, inip alayım hem de biraz hava almış olurum, hemen gelirim bir sakıncası yok değil mi?
- Hayır yok tabi ki , çok sevinirim teşekkür ederim.
- ----------------
-Sıkılmadınız değil mi, kusura bakmayın biraz uzun sürdü. Buyurun!
-Hımmm ... Harika kokuyor!
-Evet, gerçekten de öyle kokusu beni bile cezbetti. Peki ala, devam edelim mi? Sayın bay hiç kimse!
-Evet, lütfen.
-Doğrusu , yaratıcılıkla ilgili söyledikleriniz çok ilgimi çekti . Ben daha önce böyle düşünmemiştim. Açıkçası ne diyeceğimi bilemiyorum. Sabahtan beri çok tuhaf bir diyalogun içerisindeyim ve hala neler olup bittiğini anlamıyorum. Kim olduğunuzu hala bilmiyorum mesela. Belki biraz kaçıksınızdır, belki şakacı biri, söyledikleriniz hem çok mantıklı hem çok mantıksız sizin hakkınızda ne düşündüğümü bilemiyorum şu an.
- Anlıyorum, değişik bir durum tabi.
- Peki, peki ya iletişim konusunda neler söyleyeceksiniz, hiç kimse olarak müşterilerimizle nasıl iletişime geçeceksiniz, nasıl ikna edeceksiniz insanları yani bu korkutmaz mı onları?
-Eh tabi korkutabilir fakat söylediklerim er ya da geç ilgilerini çekecektir, herkesin biri olmaya çalıştığı bir dünyada hiç kimse olan biri onlara farklı gelecektir, anlamak için mutlaka zaman ayıracaklardır, tıpkı sizin yaptığınız gibi.
- Ben.. evet... yani...olabilir tabi... Yalnız bundan tam emin olamıyorum, yani sizi bir müşteri ile düşünemiyorum, bir isminiz bile olmadan...
- Çikolatası tam kıvamında!
-Efendim?
- Çikolata, harika bir tadı var, mutlaka denemelisiniz, son zamanlarda içtiğim en güzel sıcak çikolata diyebilirim.
- Evet, kokusundan belli . Doğrusu benim bile canım çekti. Burası yeni açıldı bir iki gün olmuştur ancak. Bu özel bir karışımmış, öyle söyledi şey... kafenin sahibi...
-Neden gülüyorsunuz?
- Kusura bakmayın bugün her şey biraz tuhaf da, bazı şeyleri anlamakta güçlük çekiyorum. Kafenin sahibi, sıcak çikolata istediğimi duyunca, '' sıcak çikolata sizin için mi'' diye sordu, kafam o kadar allak bullakta ki '' hayır hiç kimse için'' dedim, daha lafımı düzeltmeden, manalı bir şekilde gülümsedi sonra da hesap kitap işlerini bıraktı ve çikolatınızı kendi elleriyle hazırladı... Özel bir karışım yaptığını söyledi ve size teşekkürlerini iletti.
-Ah evet anlıyorum.
-Anlıyor musunuz? Size de biraz tuhaf gelmedi mi? Yani hiç kimse diyorum, ve o şaşırmıyor buna, üstelik işini gücünü bırakıp gelip elleriyle hazırlıyor ve teşekkürlerini iletiyor. Yoksa tanışıyor musunuz?
- Evet, sayılır.
-Nasıl, anlamadım?
-Buraya gelmeden önce kafeye uğramıştım. Sahibiyle biraz sohbet ettik. Kafenin yeni olduğunu henüz fazla müşterilerinin olmadığını söyledi. Ben de ona sizden bahsettim.
-Benden mi bahsettiniz, anlamadım?
-Yani buradan şirketten bahsettim! Şirketin yeni olduğunu da ekledim tabi. Sonra da en başarılı oldukları şeyin ne olduğunu sordum. Sıcak çikolata olduğunu söyledi, özel bir karışım yapıyormuş, bu şehirdeki en iyi sıcak çikolatayı yaptığını iddia etti.
-Ve ...
-Ve ben de ona, bu özel karışım sıcak çikolata ile kafelerinin tanıtımını yapabileceğimizi söyledim.
- Yapabileceğimizi mi?
- Evet, çok sevindi ancak utana sıkıla ücreti sordu. Yeni açıldıkları için, ücretlendirmenin sıcak çikolata satışı üzerinden yapılabileceğini ekledim, havalara uçtu!
- Neyi eklediniz?
- Acil bir işim olduğunu, ancak biraz sonra sıcak çikolata almak için birini göndereceğimi söyledim. İsmimi sorduğunda ona, kısa bir süre önce tüm isim ve ünvanlarımdan kurtulduğumu, hiç kimse olduğumu söyledim, bu çok hoşuna gitti.
- Si..siz bunu nasıl yaparsınız, siz bu şirkette çalışmıyorsunuz, nasıl benim adıma konuşur böyle bir söz verirsiniz, bu...
-Ama bu iş için çok uygunum!
-Bakın bay hiç kimse, siz bir kere.... hiç kimsesiniz ve... ve ...son derece sıradışı, mantık dışı, akıl dışı bir şekilde,  buraya gelip iş başvurusunda bulunuyorsunuz, hiç kimse olarak bu iş için en uygun kişi olduğunuzu söylüyorsunuz...
- Evet.
- Ü..ü..üstelik... hiç kimse olarak, son derece tuhaf konuşmalarınızla tüm bildiklerimi unutturacak kadar kafamı allak bullak ediyorsunuz..
- Doğru.
- Ve..ve..  henüz çalışmaya bile başlamadığınız bir şirketi hiç kimse olarak temsil etme cüretinde bulunup müşteri anlaşmaları yapabiliyorsunuz...
- Evet bunu yaptım.
- Ayrıca bütün bunları bir isminiz bile olmadan yapıyorsunuz!
- Aynen öyle.
- Sonuç olarak ...Be..ben... şunu söylemek isterim ki, bakın ne söyleyeceğimi bile bilmiyorum, yani durum o kadar içinden çıkılmaz bir hal aldı ki...
- Böyle zamanlarda biraz sıcak çikolata iyi gelir. Buyrun!
- Sıcak çikolata mı?
- Evet, içinden çıkılmaz durumlarda... özel bir karışım!
- Özel.... Yalnız bu durum... Çikolata... Çok güzelmiş gerçekten de!
- Güzel ne kelime harika!
- İçinden çıkılmaz durumlarda... Evet iyi geldi.
- Başarılı!
- Siz ne zaman başlayabilirim demiştiniz?

Saturday, 11 February 2012

IŞIĞI ve YASEMİN KOKUSUNU TAKİP ET BU ÜŞÜME BİRAZDAN GEÇECEK

Yasemin kokusu her tarafa sindi yine. Sakinleştirici bir etkisi var bu kokunun. Mistik bir hava yaratıyor evde. Bu masalsı durumu seviyorum. Nazik bir şekilde, bir uzak doğu kadınının nezaketiyle dolduruyorum çayımı, içimde barışcıl bir hava var. ''Bir tarafım uzak doğulu oldu'' diyorum. Ya diğer yarım...

''İçinden gelen sesi dinle'' son zamanlarda herkese tavsiye ediyorum, kendime de tabi ki. Zor bir anda birden hatırlıyorum, gözlerimi kapatıp sesi duymaya çalışıyorum.

Bazen sesler karışıyor, bazen çatışıyor, bazen biraz beklemek işe yarıyor, zaman zaman durum, içinden daha da çıkılmaz bir hal alıyor. Bu kadar sesi bir kişi çıkarabilir mi, bir an söylediği bir şeyi iki dakika sonra çürüten bir ses olabilir mi... bu biraz tutarsız bir iç ses değil mi? Eh insanın iç sesi de kendisine benzer diyorum ama kendim bile inanamıyorum. Bu işte bir terslik olmalı.

Bu işte bir terslik yok ama bu işte bir ikilik var. Adına ister ego, ister şeytan, ister zihin deyin hepsi aynı kapıya çıkıyor. Evet içimizde bir şeytan var! Korkacak bir şey yok, kaçmaya çalışmak da faydasız, kendisiyle tanışın ve tanıştığınıza memnun olun sadece.

Doğduktan bir süre sonraydı, annemizden ve diğerlerinden farklı bir varlık olduğumuzu öğrenmeye başladığımız zamanlardı... Bize bakan gözler, bize dokunan duygular yarattı onu. Biz sandığımız o şey birden giriverdi içimize, baş köşeye de yerleşti. Kabul etmemiz zor olmadı, kendimizden ayırtetmemiz de mümkün olamadı, çünkü ilk anda, tatlı bir şeydi, mini minnacık, yumuk yumuk elleri vardı ve onu görünce sevgiyle gülümsüyordu herkes eh daha ne olsundu.

Artık iki sesliydik fakat ne zaman hangisi konuşuyordu bilemiyorduk, ama zaten ikisi de çok tatlıydı, sevgi doluydu, farketmezdi. Ayrıca biz zaten o giriş anını unuttuğumuz için kendimizi o sonradan gelen sanıyorduk.

Sonradan gelen, minik, yumuk elli, herkesin gülümsediği şirin şey, bir süre sonra o kadar da herkesin gülümsediği, herkesin dokunup sevgi verdiği biri olmamaya başladı. Hatta yüzünü kızgın yapıp, yüksek sesle konuşanlar oldu bazı zamanlar. Daha kötüsü ortalarda onu taklit eden yeni yumuk elliler dolaşmaya başladı ve işte tüm güzel bakışlar tüm gülümsemeler onlara gidiyordu. Bu durum çok can sıkıcıydı. O başlangıçtaki hali geri almanın bir yolu olmalıydı.

İşte o zaman diğerinden biraz farklı davranmaya başladı sonradan gelen , garip şeyler yapıyordu, o ilk sevilme anına dönmek istiyordu belli ki, ama bunun için herşeyi göze alıyor olması biraz ürkütücüydü. En başından beri varolan, ilk o zaman sıkılmaya ve sonradan gelene itiraz etmeye başladı. Sonradan gelen, başından beri varolan bu yumuşak sesi çok aptal buluyordu laf aramızda. Hiçbir şey yapmadan olanı olduğu gibi kabul eden, sürekli gülümseyen hali sinir bozucuydu. Onu susturmalı veya duymazlıktan gelmeliydi. Krallık kaybedilmek üzereydi O ise bir kenarda çiçek toplayıp, kuşların sesiyle dans edip, kelebeklerin peşinden koşuyordu. Aptalın tekiydi işte, hemen önlem almazsa ne çiçek toplayabilecekti ne de kuş sesi duyacaktı, yok olup gidecekti. Tartışmaların hepsini üstün zekasıyla, bazen de onun sesini bastıracak şekilde bağırarak kazanıyordu. Bir süre sonra sesi duymaz oldu işte şimdi planlarını uygulamaya koyabilirdi.

Tüm çabalarının her şeyi daha da altüst ettiği zamanlarda, yani çırpındıkça battığı zamanlarda aşağı katlardan onun yumuşak sesiyle söylediği şarkıların, onu dinlendirdiğini ve iyi geldiğini itiraf etmeliydi. Hatta bazı zamanlar, onunla zaman geçirmek için aşağı kata bile inmeye razı oluyordu ama, bunu göze alamazdı, zaten tehdit altındaki krallığını bir saniye bile boş bırakmaması gerekiyordu. Ayrıca yapılacak bir sürü iş vardı, çözülecek bir sürü sorun, cevaplanacak sorular! Onun bu umarsızca , yarın başına ne geleceğini düşünmeden, hiçbir önlem almadan şarkı söylemelerine akıl sır erdiremiyordu. Ne yiyip ne içiyordu, nasıl geçiniyordu, neden bu kadar kendine güveniyordu, neyine güveniyordu bu saftirik! Yoksa gizli bir hazinesi mi vardı,yok canım, öyle olsa, böyle hırsızlara, katillere, sahtekarlara davetiye çıkartırcasına kapı pencere açık, hiçbir tedbir almadan oturur muydu?

İşte bu soruların sonu hiç gelmedi. Merak etmesine ediyordu ama kendisini düşürüp de bu mutluluğun sırrını soracak değildi. Birazcık da korkuyordu, böyle aptal birinin etkisi altında kalıp, aldığı tüm tedbirleri elden bırakıp, onun gibi plansız programsız yaşamaya başlarsa, bir saniyede canına okurlardı. Dışarısı dost gibi görünen binlerce düşmanla doluydu. Arada sırada canı sıkılsındı bir şey olmazdı, şu aşağıdaki saftirik gibi bok yoluna gideceğine, aldatılıp sömürüleceğine böylesi daha iyiydi evet daha iyiydi. O ilk zamanlardaki güzel günleri geri getirmenin başka yolu yoktu.

Gel zaman git zaman, bizim sonradan gelen, akıllı hamleleriyle, gece gündüz çalışmalarıyla krallığını güçlendirdi. Sadece hakedene sevgi vermesi gerektiğini öğrendi. Sevgisini vermeden önce uzun kabul etme proseslerinden geçiriyordu herkesi. Gece gündüz çalışmasının karşılığını bir gün alacağına inanıyordu, çok sevmese de en çok para kazandıran işi seçmişti kendine, aklı sayesinde hızla yükselebilirdi ama çok adaletsiz bir dünyaydı bu, sürekli haksızlığa uğruyordu, sürekli birileri ayağını kaydırıyordu.
Öyle meşguldu ki aşağıdakinin yumuşak sesiyle söylediği şarkıları duymuyordu artık, ''belki de çoktan ölmüştür'' diyordu, ama bunu düşünecek zamanı yoktu, çok işi vardı, daha çok önlem almalı, stratejiler belirlemeli, planlar yapmalıydı, yoksa işinden olabilir, parasıyla sağlamlaştırdığı krallığı elden gidebilirdi. Ayrıca kendisine bu yapılanlar karşılıksız kalmamalıydı, birileri bunun bedelini ödemeliydi. Kızgınlığı, öfkesi zaman zaman onu harekete geçirse de geceleri uyutmadığı rahatsız ettiği zamanlar da olmuyor değildi. Aşağıdakinin bu sakin, huzurlu,  korkusuz halini için için kıskansa da her seferinde söylediği küçümseyici sözlerle kendini rahatlatıyordu. O doğru yoldaydı.

O gece kan ter içinde boğulduğunu sanarak uyandı! Yaşadığı tüm hayalkırıklıkları, tüm yenilgiler, tüm ihanetler bir olup kabus gibi çökmüştü üzerine! Nefessiz kalmış, kış günü dışarda yağan kara aldırmadan pencereye koşmuştu. Neler oluyordu anlamak münkün değildi, oysa her şey yolunda gibiydi! Atlatmış gibiydi her şeyi ama galiba yanılıyordu! O seviyor gibi görünüyordu, bütün testlerinden geçmişti,  herşey müthiş bir simetri ve uyum içindeydi. Aldığı önlemler, planlar, stratejiler her şeyi bir bir gözden geçiriyordu, hiçbir yanlış bulamıyordu. Gitmişti, O'nu yapayalnız bırakıp gitmişti, sevgiyi bulduğunu sandığı anda....İlk zamanlardaki güzel günlerdeki gibiydi herşey oysa... Bu durumu anlaması mümkün değildi, nerede hata yapmıştı! Daha çok önlem, daha çok koruma, daha çok plan, daha iyi strateji...! Hızla pencereye koştu,nasıl oldu da açıvermişti böyle sonuna kadar, aptal gibi nasıl da unutuvermişti dışardaki tehlikeleri! Buz gibiydi dışarısı, pencereye geldiği anda bir an kalakaldı, birden aşağıdan gelen o sesi duydu. Yumuşacıktı, kar yağışı gibi ahenkliydi...kafasını aşağıya uzattı ve... O'nu gördü. Bir kere, çok çok eskiden bir kere gördüğünü hatırlıyordu ama, bu kadar güzel olabileceğini hayal etmemişti, aslında onu hiç hayal etmemişti şimdiye kadar. Korktu birden, güzellikten korktuğunu bilmiyordu, bu başka bir şeydi belki de, büyüleyiciydi ve O büyülenmekten korkuyordu. Engel olamadı kendine, tekrar baktı aşağıya, ne kadar güzeldi, yumuşacık sesi çok iyi geliyordu, harika dans ediyordu. Aynı yaşlarda olmalıydılar, oysa O, taptazeydi, soğuğa kara aldırmadan gecenin bir vakti şarkı söyleyip dans ediyordu. Ellerine baktı, pencerede yansıyan kaygılı yüzüne, bu kaygı onu on yaş daha yaşlı gösteriyordu. Peki ya gözlerinden akan yaşların sebebi neydi? Bu tatlı ses, bu dans, bu yumuşaklık hali onu buraya ilk geldiği zamanlarda hissettiği o neşeli günlerine götürmüştü. Herkesin sevgiyle gülümsediği, düştüğü zaman koşarak geldikleri, altına yaptığında, mamasını yüzlerine attığında bile gülümsedikleri o ilk güzel anlara... Çok uzaktı herşey ve geri gelmesi imkansızdı artık.

'' Gelsene'' ... gecenin sessizliğinde irkildi birden. Eyvahlar olsun, ona baktığını görmüştü, dalıp gittiğini ve belki de gözyaşlarını... ''Aptal, aptal, aptal'' diye kızdı kendine, '' işte herşeyi gördü, senin ne kadar güçsüz olduğunu gördü, seni altedebilir, burayı ele geçirip seni belki de daha aşağı katlara bile atabilir''. '' Buraya gel, bak kar yağıyor çok güzel, yumuşacık, haydi sen de gel''... Gülümser gibi yapıp hafif el salladı, hızla pencereyi kapatıp yatağına koştu, yorganın altına saklandı. Aklı yağan karda kaldı, gözlerini kapattı şarkıyı duymazlıktan gelemedi, içine bir hoşluk yayıldı, bebekler gibi uyudu sonra da.

Sabah uyandığında içinde bir hafifleme hissetti. Hava daha da soğmuştu sanki. Yataktan çıkınca evin içinin buz gibi olduğunu farketti. Kombi kış başlamadan bakımdan geçmişti oysa, peteklere dokundu buz gibiydi. Birden gözü gece lambasına takıldı ve elektriklerin kesik olduğunu anladı.

Sıcak bir kahve iyi gelirdi zaten birazdan işe gidecekti... kahretsin herşey elektrikle çalışıyordu bu evde. Vazgeçti, pencereye doğru yöneldi,  dışarı bakarken muhteşem manzara karşısında gülümsediğini farketti. Yerde ayak izleri yoktu, oysa bütün gece dans ettiğinden emindi. Biraz sempatik miydi acaba?... Belki.

Telefona gelen mesaj sesiyle irkildi, yoğun kar yağışı nedeniyle iş yeri tatil edilmişti. Birden canı sıkıldı, oyalanıyordu işteyken, bu içini sıkan her şeyden biraz olsun uzaklaşıyordu. Yapacak bir şey bulmalıydı. Yoksa dün geceki gibi bir panik atak yaşayabilirdi, her ne kadar herşey yolunda gibi görülse de o an birden bire oluveriyordu işte.

Etrafına bakınırken kapı çaldı. Birden irkildi, daha önce kapısının hiç çalınmadığını hatırladı, kim olabilirdi, bu saatte hem de. Kilitleri bir bir açması biraz uzun sürdü, sesi tanıyamamıştı, zinciri yine de takılı bıraktı, çok küçük bir aralıktan göz ucuyla dışarı baktı.

O, orada, öylece duruyordu, gülümsüyordu ve gülümserken yaydığı ışık kapının aralığından girip tüm evi aydınlatmıştı. Şaşkınlık içinde evin içine baktı, elleri titriyordu, işte o an gelmişti, krallığı elden gidecekti. Elleri korkuyla titremeye başladı, ışığın içinde boğulurken, tüm yaşadıklarını kusmak istiyordu. Çok çaresizdi, yenilmişti, O burayı ele geçirecekti, sonu gelmişti.

-Günaydın!
-......
-Düşündüm ki, elektrikler kesik olduğuna göre evin içi buz gibi olmuştur. Sen soğuk havalara alışık değilsin, haydi benim evime gel, küçüktür evim ama sıcacık, çok eski bir sobam var atalardan yadigar, görünce sen de seversin.

Küçük ev, alt katta hem de, eski moda bir soba... Bunlarla kandıracaktı onu, bu numaraları yutmazdı, kaçın kurasıydı.

-Teşekkürler, ben birazdan çıkarım zaten.
-Hiçbir yere çıkamazsın, dün gece yağan kar tüm yolları kapattı. Haydi inat etme gel, kahvaltı bile hazırladım.

Bu harika koku, oradan geliyordu demek ki. Her yeri bir yasemin kokusu sarmıştı. Belki de..

-Çok düşünüyorsun, bu kadar düşünme haydi gel.

Daha fazla dayanamadı. Üzerine bir hırka aldı, içinde bir sevinç vardı, şüphe ile karışsa da engel olamıyordu şu an.

-Tamam o halde! Yalnız  buralar çok karanlık ve ben yolu bilmiyorum.
-Merak etme, ben sana rehberlik ederim.
-İlk kez ineceğim aşağı katlara, anlıyorsun ya biraz korkuyorum.

En başından beri varolan, anlayışla gülümsedi. Sıcacık bir dokunuşla buz gibi elini tuttu sonradan gelenin. Elinden tüm vücuduna yayılan sıcaklık o ilk günlerdeki mutlu anları hatırlattı sonradan gelene, rahatladı, gülümsedi belki de ağladı.

-İnmeyeceğiz, çıkacağız! Korkma, ışığı ve yasemin kokusunu takip et, bu üşüme birazdan geçecek, orası çok sıcak!




 

Saturday, 4 February 2012

KARŞILAŞMALAR

- Merhaba!
- Merhaba? Daha önce karşılaş mıydık?
- Yani!
- Yani?
-Yani, biz hep burdaydık ama sen bizim farkımızda değildin.
-Siz mi? Kaç kişisiniz ki ?
-Çok şeyiz, kişiyiz işte, saymadık, saymakla bitmez.

Hay Allah bu rüyalar böyle işte, bir şeyleri ne kadar mantıklı bir zemine oturtmaya çalışsan o kadar karışıyor insan. Durumu anlamak için hangi soruyu soracağımı bilmiyorum. Durum hem korkunç, hem ilginç, hem de çekici duruyor. Arkamı dönüp rüyamın başka bir boyutuna sıçrasam kimsenin itiraz etmeyeceğini de biliyorum. O olduğum yere çakılmışlık hissi de yok. Şaşkınım ve meraktayım! Haydi bakalım çalıştır saksıyı, mutfaktan oturma odasına kadar her yerdeler yüzleri yok bedenleri var. Saçma bir durum bu,  o zaman ben de saçmalayayım, sanırım bu şekilde daha iyi hissedeceğim.

- Eh hadi başlayalım o zaman.
- Neye?
-Başlayacağımız şey ne ise ona işte.
-Bizim yapabileceğimiz bir şey yok şu an. Biz seni bekliyoruz.
-Anladım. ( Hiç bir şey anladığım yok) O halde,öncelikle bana bu fırsatı verdiğiniz için teşekkür ederim.
-(Hep bir ağızdan mırıltılar halinde) Rica ederiz!
-( Böyle durumlarda çemkirmek bir yol olabilir mi?) Evet gerçekten teşekkür ederim. Ancak neden bu kadar  geç kaldınız. Ben uzun süredir bu anı bekliyordum ve neredeyse vazgeçecektim beklemekten. O zaman ne olacaktı! Buna bir açıklamanız vardır umarım.

Oldu işte, daha güçlüyüm şimdi, istediğim şaşkınlığı nihayet yarattım.

- (Bilgece bir gülüş) Dediğim gibi biz hep vardık. Senin bizi farketmen gerekirdi. Ama bu, o şartlarda çok zordu. Sana hak veriyoruz. ( Hep birlikte kafa sallamalar, mırıltılar)
- Evet çok zordu. Çünkü şeydi sanırım...
-Çünkü, başkalarına ait olanlarla karışık bir halde duruyorduk. Daha kalabalıktık o zamanlar, bizim sana ait olduğumuzu farketmen çok zordu.
-Evet, yavaş yavaş hatırlıyorum sanırım, siz hep vardınız... vardınız evet ama bana ait değildiniz, en azından hepiniz bana ait olamazsınız, çoksunuz.
- (Mırıltılar gülüşmeler) Hep öyle derler.
-Bu bir yanılgı yani. Başkasına ait sandıklarımız bize ait olanlarmış öyle mi? Bu çok ürkütücü, çoksunuz çok fazla. Ben bunu taşıyamayabilirim. Neden hepiniz aynı anda çıktınız karşıma.
- Bunun için yapabileceğimiz bir şey yoktu. Bunu sen yaptın, yepyeni bir ortama gelerek bizim iyice ortaya çıkmamızı sağladın. Biz sen nereye gidersen oraya geliriz. İşte sen de tam o anda farkedersin başkasına ait sandıklarının aslında sende olduğunu.
-Bir saniye... sanırım başım dönüyor, midem bulanıyor da olabilir.
-(Mırıldanmalar) Evet, bu olur... Genelde böyle olur... İlk karşılaşma zordur...
-Anlayışınız için teşekkür ederim. Biraz oturursam geçer sanırım, biraz yer açar mısınız oturacak yer kalmamış da... Oh, teşekkürler... Ben nereden başlayacağımı bilemiyorum hatta ne yapacağımı bilmiyorum.
-Biliyorsun.
-Hayır, gerçekten bundan sonraki adımı bilmiyorum. 
-Korkma. Korkuyorsun! Bizi teker teker öldürmekten başka yol yok biliyorsun.
-Bu çok saçma! Siz, buraya kendinizi öldürtmeye mi geldiniz, bu korkunç! Ben katil değilim, olamam! Bu rüyadan çıkıyorum, bunu yapamam!Şimdiye kadar kimseyi öldürmedim, öldürmeyeceğim de!
- Bu doğru değil!
- Doğru olmayan ne!
-Bugüne kadar kimseyi öldürmediğin!
-Peki ala bu kadar saçmalık yeter! Ben bu oyunda yokum, gidiyorum.... Hem bir saniye ben kimi öldürmüşüm!
-Kendini!
-Kendimi mi?
-Evet, kendini. Sana ait olanları, içinden gelenleri, seni sen yapan şeyleri... İşte bizi bu kadar çok yapan bu ölümler! Sen ölürsün biz doğarız, ya da biz doğarız sen ölürsün, sen biterken biz çoğalırız.
-Şu an, bu kalabalık... Bu benim cenazem mi?
-Cenaze değilse de yoğun bakımdasın diyelim senin anlayacağın şekilde.
-Yalnızca nefes alıyorum yani.
-Kendini yaşamıyorsun.
-O halde ölüyüm.
-Neredeyse, dedim ya.
-Siz hepiniz, buraya sizi öldürmem için mi geldiniz, bunun için mi çıktınız karşıma şimdi? Bunu anlamıyorum, bana neden yardım ediyorsunuz. Bu intiharın sebebi ne?
-Bizim de bir gururumuz var. Biz de saygı görmek, dikkate alınmak istiyoruz. Oysa bu yepyeni kültürde kimsenin bizi salladığı yok. Bizi vareden ilgi görmek, saygı görmek, bize değer verilmesi. Şu an kendimi çok değersiz hissediyorum, burda başka önyargılar, başka kalıplar var, bizi besleyen hiçbir şey yok. İşte bunun için ölmeyi seçtik bunun için sana ihtiyacımız var. Çok acı çekiyoruz.
-Bunu nasıl yapacağımı bilmiyorum. Daha önce hiç önyargı öldürmüşlüğüm yok. Bu konuda çok tecrübesizim.
-( Kendi aralarında fısıldaşmalar) Sanırım öldürme konusunda bir önyargın var, önce onu öldürmekle işe başlamalısın.
- Ne? Hiç bir şey anlamıyorum, bu dünyanın dili beni çok zorluyor.
- Olabildiğince senin dünyana yakın sözcükler seçmeye çalışıyorum. Peki daha açık konuşayım. ''Öldürmek'' kelimesi sende neleri çağrıştırıyor.
-Katil olmak, kan, silah, şiddet... soğuk, kötü çok kötü bir şey...
-( Alkışlar) Doğru evet, doğru... ( Birisi öne çıkar)
- Sen de kimsin?
-Ben senin öldürmekle ilgili önyargınım! Beni ortaya çıkardın.
-Yani?
- Yanisi şu. Öldürmek her zaman kanlı, revanlı silahla şiddetle olan bir şey değil. Bir şeyi yok etmenin ilk yolu onu olduğu kabul etmektir.
-Öldürmek konusunda bir ön yargım var, öyle mi? Bu mu? Bunu kabul mu etmem gerekiyor?
-( Alkışlar) Doğru..evet... doğru yolda...

İşte şimdi rahatlamaya başladım. Yavaş yavaş bu rüyayı çözmeye başladım. Önyargılarımın istilasıydı bu. Kalıplarımın. Beni benden uzaklaştıran her düşünce buradaydı bugün. Korku, bilinmeyene duyulan korku, yerini rahatlamaya bırakmıştı artık. Yapmam gereken şeyi biliyordum. Bu kötü rüyadan kurtulmamın tek yolu, burada hiç ihtiyacım olmayan, ruhumu her geçen gün çürüten düşüncelerden birer birer kurtulmaktı yapmam gereken.

Ne çoktular. Onlardan kurtulmanın içimde yaratacağı vicdan azabını önlemek için,  öldürme konusundaki önyargımı kabul ederek yani onu öldürerek işe başladım. Kabulden sonra gelen adım ise onu beslemenin faydasızlığını farketmekti. Beslenmeyen her şeyin canlılığını yitirmesi gibi bu önyargılar da böyle böyle yok olacaklardı. Bir nevi kazan kazan oyunuydu. Burada, bu bambaşka kültürde bu düşünceler saygı görmüyordu, hiç bir tepki de görmüyordu aslında, bu kültür için anlamsızdı, o yüzden de önyargılarım çok mutsuzdu. Öldürülmek istemelerini anlıyordum.  Bu kültürün değerleri, sıkı sıkıya bağlı olduğu düşünceler, önyargılar başkaydı. İşin en güzel tarafı ise, bu kültürde yaşayanlar,  bir yabancı olarak benden, ne kendi düşüncelerine, önyargılarına uyum sağlamamı bekliyorlardı, ne de benim kültürümdeki önyargılara sıkı sıkya bağlı kalmamı. Ben her ne isem onlar kabul etmeye hazırdı. Bu onların erdemliliği filan değildi, bu bir kültürde yabancı olarak yaşamanın özgürlüğüydü. Benim  kültürümü bilmemelerinden ya da önyargılarımın yok oluşundan hiçbir korku duymuyor olmalarındandı.

Toplumsal, kültürel önyargıların yıkıldığı hissi o toplumda yaşayan insanlarda anlamsız bir korku ve tepki oluşturur. Toptan yokolma korkusu. O yüzdendir ki karşılarında önyargılardan arınmış birisini gördüklerinde korkarlar, korkuyu bastırmak için de eleştirirler, destek bulunca da rahatlarlar. Çünkü önyargı gidince,  geriye insanın salt kendisi, özgürlüğü kalır, istediği şeyi istediği gibi yorumlama, düşünme gücü kalır. Herkesin iyi dediğine kötü kötü dediğine iyi diyebilir mesela. Bu insanlarda korku yaratır. Bu başka başka düşünmek, düzenin bozulacağı ve aynı zamanda, dışlanmak korkusunu; sevilmeme, onaylanmama, kabul edilmeme korkusunu getirir çünkü. Tüm önyargılardan bağımsız içinden geldiği gibi yaşadığında yalnız kalacağını düşünür insan, bunun yerine sorgusuz sualsiz kabul eder ''değer'' denilen çoğu zaman değersiz önyargıları. Bir kazak, bir ceket gibi sarar önyargılarla çıplaklığını, gerçekliğini, sıcak anlarda boğulup bunalsa da çıkarmaz, ''çıplak olup alay edilmekten iyidir'' diye düşünür çoğunlukla.

Başka bir kültüre, başka önyargılara gelmek iyi bir fırsattır o yüzden. Bu fırsatı yakalamışken yavaş yavaş çıkabilirim kabuğumdan. Kimseyi hayalkırıklığına uğratmam kimsenin saygısını sevgisini kaybetmem. Kabul edilmemle ilgili neredeyse hiçbir önşart yok. Kendim olmayı, saf kendim olmayı denemek için mükemmel bir ortam!

Herkesin hemen hemen aynı renkte olduğu bir toplumda kendinizi farketmeniz zordur. Tıpkı aynı tonlardaki bir tablodan çıkıp bambaşka tonlardaki başka bir tabloya yapıştırılmış parçalar gibi, kendini tanımanın, renklerini ve sınırlarını bilmenin en güzel yoludur bambaşka bir kültürün içinde varolmak.

Özgürlük bu! Kendimi özgür sanıyordum. Değilmişim. Yaptığım bir çok şey, yaşama verdiğim bir çok tepki; çocukluğumdan, eğitim sisteminden, aileden, haladan, teyzeden, amcadan, komşudan, sokaktaki adamdan geçmiş ruhumun iliklerine. Şimdi söküp attıkça bütün önyargıları, korkularla beslenen kalıpları, kendimle doldurdukça ruhumu, hoşgörü, sevgi ve coşku artmaya başladı hayatımda.

Peki ya sonrası nasıl olacaktı. Geri döndüğümde tekrar aynı ortamda yaşamaya başladığımda, bir bir öldürdüğüm önyargılarımı korkuyla geri mi çağıracaktım. Bir tercih yapmam gerekecek, ya kendimi öldüreceğim ya önyargılarımı! İlk karşılaşmanın korkunçluğunu atlatmış ve kendi olmanın tarifsiz tadına varmış iken, hangi yola giderim bilemiyorum, yaşayacağız ve göreceğiz.

Sunday, 29 January 2012

VİETNAM'DA GEÇİCİ BİR ZAMANDA

İlk yazımı yazmak için neden bu kadar bekledim bilmiyorum. Oysa anlatacak ne çok şey yaşadım buraya geldiğimden beri. Burası dediğim yer Vietnam! Evet ilk kez duyduğumda ben de tam olarak nereye düşer bilmiyordum aklıma ilk düşen şey ise bir yağmur damlası ve hasır konik şapka oldu. Bir de Vietnam Savaşı, o kadar.

Ofisin o karanlık odasında '' Vietnam'' sözcüğü ile zihnimin harita üzerinde ışık hızıyla gidişi, bir anda her şeyden herkesten uzakta yalnızlık,  belirsizlik, bilinmezlik ve sanki ne yapsam da bu gidişe karşı koyamacağım hissini dün gibi hatırlıyorum. 

Öyle de oldu. Hayatımda bazı durumların ben daha karar vermeden hayatıma gelip oturması ilk kez yaşadığım bir şey değil. Ne kadar korksam da o bilinmezlik ve karanlıktan,  kendimi o durumun içinde öyle kuvvetli bir imge ile görürüm ki, her ne yaparsam yapayım engel olamam, o bir şekilde tecelli eder. Olamadım da. Oysa korkuyordum, oysa yüreğim kuvvetle kal diyordu henüz yeni düştüğü aşkı doyasıya yaşayamamıştı ve hatta daha açıklayamamıştı kimselere çünkü neler olup bittiğini tam kestiremiyordu.

İşte öyle, herşey çok karışıktı ve bilinmezdi ve yalnızlık vardı yolun başında yine, kaçamadığım kendim karşılayacktı belli ki beni oralarda , daha ne kalmıştı yüzleşmediğim, yüzleşemediğim bilemiyordum ama olacakları az çok kestirebiliyordum.

Her şey nasıl olup bitti, o bitmeyen aksilikler silsilesine rağmen her şey nasıl olup da yoluna girdi ve ben o son  akşam aç kalma ve yoksun kalma korkularıyla doldurduğum o koca bavulların üzerine ne zaman çıktım bilemiyorum, filmin o kısmı kopmuş gitmiş. Tek hatırladığım engel olamadığım yağmur gibi gözyaşlarımdı. Takside, havaalanında ve uçakta durmadan ağladım. Değişimin sancıları daha değişmeye başlamadan her yanımı sarmıştı sanki, bir yerlerim acıyor gibiydi ama neresi olduğunu aramaya gücüm yoktu şimdi zaten farketmeyecekti.

Mart'ın ortasıydı. İstanbul'da kış kıyamet keskin bir soğuk vardı. Oysa Vietnam'ın güneyindeki bu şehir, Ho Chi Minh City, memleketim Tarsus gibi sıcak ve nemliydi. Havaalanından çıkmamla birlikte yüzüme vuran sıcak havanın tanıdıklığı biraz olsun rahatlattı beni. Belki de dedim, seveceğim buraları, belki de düşündüğümden daha kolay olacak her şey. Vızır vızır motosikletlerin içinden otele doğru ilerlerken kendime her anın keyfini çıkarma sözü verdim.

Otele vardığımda akşam üstüydü, sözümü tuttum, otelin çatı katındaki restoranına çıkıp, garsonun tavsiyesi üzerine,  karışık deniz ürünleri salatasından sipariş ettim.  Afiyetle yediğim salatayı gece üç civarında beş ya da altı defada çıkardım. İşe başlayacağım ilk gün yabancı bir hastanenin acil bölümünde, bu duruma sıklıkla rastlandığını anlatan Avustralyalı bir doktorun kontrolünde kolumda serumla yatıyordum ve o zaman bunun son olmayacağını, hastanedeki tüm personelle neredeyse şakalaşacak kadar çok görüşeceğimi bilmiyordum tabi.

Bu pozitif yaklaşımlar ardından gelen duvara çarpmalarımı sonrasında da çok kez yaşadım. Her seferinde kızıp, köpürüp, içimden geçen en kötü şeyleri söyleyip, geldiğim güne bin kez lanet okuduktan sonra beni bıkmadan usanmadan bir sufi barışcıllığıyla dinleyen sevgilimin sözleri ile sakinleştim. Sakinleştiğim anda da neden o kadar kızdım ki diye söylenip durdum. Bu sınavlar ne zaman bitecekti, ben neden bunun üstesinden gelemiyordum. İşte bu duruma da kızıyordum. Bu döngüler hiç bitmedi sadece aralar uzadı o kadar.

Bulunduğum şehirde çok sayıda yabancı yaşıyor. Kullanılan ikinci dil İngilizce. Ama Vietnamlıların İngilizcelerini anlamak son derece zor. Örneğin ''s'' harfini neredeyse hiç kullanmadıkları için, içinde ''s'' geçen kelimleri ancak bu durumu keşfettikten sonra anlayabiliyorsunuz. Tabi dil sorununa bir de kültür farklılığı, sistem farklılığı gibi durumlardan kaynaklanan anlayış farklılığını da eklerseniz uzak doğu kültürünü daha önce yaşamamış biri için kendini ifade etmenin ne kadar zor olabileceğini tahmin de edebilirsiniz. Normalde bile çok az insan tarafından anlaşıldığımı düşünürüm ve anlaşılmadığım durumlar benim için çok can sıkıcıdır, böyle ortamlardan insanlardan koşarak uzaklaşmak isterim. Hal böyle iken kendimi ne kadar uzaklaşsam o kadar anlaşılamayacağım bir yerin orta yerinde buldum. İşte o döngülerin başı, ortası ve devamının ana sebebi genel olarak bu idi;  ''anlaşılamamak''.

Bir de öyle bazı ülkelerde olduğu gibi herkes İngilizce bilmiyor burada. Taksi şoförleriyle garsonlarla anlaşmak çok zor mesela. Ya her şeye ''yes'' diyorlar ya da dünyada olmaz tavrıyla ''No'' diyorlar. Çok basit şeyler onlar için imkansız olabiliyor. Örneğin menüde içinde soğan olan bir yemeğin soğansız olmasını isterseniz,  bu onlara '' git kendini şurdan at'' gibi komik, saçma, olasılıksız vb. gelebilir ve ellerini bizim ''deli'' manasında salladığımız gibi sallayıp yüzlerini mümkün olduğunca mutsuz bir hale sokarak ''No, No'' dediklerine tanık olursunuz. Taksilerde iş biraz daha kolay, yazılı bir adres verirseniz %95 olasılıkla gitmek istediğiniz yerde olursunuz, ben hiç tarif etmek durumunda kalmadım, böyle bir durumda işin içinden nasıl çıkılıyor bilmiyorum. Restoranlarda bulduğum çözüm, ya istemediğim malzemeleri kendim ayıklamaktı ya da internetten bulduğum resimlerle ve türlü el kol hareketleriyle isteğimi anlatmak. Vietnamca bir kaç kelime öğrenebilsem belki işim daha kolay olabilirdi ama, lisede aruz ölçüsünü nasıl öğrenemediysem Vietnamca'yı da öyle hiç anlayamadım, işime yarayacak bir kaç kelime dahi öğrenemedim. Sanırım,  dillerini öğrenirsem burada kalma olasılığımın artacağı korkusuyla bilinçaltımın koyduğu bir blokajdı bu.

İletişim sorunu, zaman içinde, benden, onlardan, bir şeylerden, bir sebeple ya da, azaldı, azaldı ve azaldı. Oysa görünürde değişen bir şey yoktu, ben yine İngilizce konuşuyordum, onlar yine sadece bir kaç kelime İngilizce biliyordu, ben yine aynı şeyleri istiyordum ve Vietnam'da yemeklerde değişen bir şey yoktu örneğin. Bu belki de bir enerji değişimiydi, daha tanıdık, daha alışık olmanın, daha kabul etmiş olmanın enerjisi farklı dilleri aynı pota içinde eritebiliyordu.  

Giderayak sevmeye başlamış da olabilirim. Oysa Türkiye'ye ilk gidişimi hatırlıyorum, üç saat öncesinde havaalanında beklemeye başlamıştım.

Bir yıl içinde iki kez Türkiye'ye gitme hakkım vardı. İlkini Ağustos sonuna bırakmıştım, Ramazan Bayramı'na. Çocuklar gibi heyecanlıydım. Uzaktan her şey ve herkes öyle güzeldi ve ben öylesine özlem ve sevgi doluydum ki, heyecanımı anlatmaya kelimeler yetmiyordu, bir ay öncesinden gün saymaya başlamıştım. O nemrut halim gitmişti, herkesin şaşkın bakışları arasında çoğu kez kendi kendime gülümsüyordum. Tatlılar, börekler, dolmalar... gözümün önünden bir bir geçiyordu. Mavi deniz özlemi ise tuzlu bir tattı dilimde, İstanbul'u çok ama çok özlemiştim.

Uçağın sabah beş civarı İstanbul üzerinde alçalmaya başlaması ve Boğaz Köprüsü'nün ışıklarını görmemle yeniden ağlamaya başlamam bir oldu. Bu nasıl bir özlemdi ilk kez yaşıyordum bu duyguyu. Oysa, herkes için neredeyse her şey aynıydı, zaten aradan beş buçuk ay geçmişti sadece, bana belki de beş yıl gibi gelse de, onların kocaman hayatlarında önemsiz değil ama küçük bir detaydı beni görememiş olmak. O büyük değişimleri yaşayan bendim. Bunun farkındalığı biraz hüzün verici olsa da değişen bir şeyin olmadığını görmek rahatlatıcıydı sanki. Belki ''kaçırdığım bir şey yok'' duygusuydu bu.

İlk ziyaretten dönüşümde artık gözyaşı da yoktu, zaten üç ay sonra tekrar gidecektim. İşler yoğundu ve üç ay hızla geçti. Aynı döngüler yine yaşandı dediğim gibi aralıklar uzundu sadece ve ikinci ziyaretim daha sade daha az duygu doluydu. Döndüğümde artık çok az zamanım kalmıştı burda, sadece iki buçuk ay.

10 ay 11 gün olmuş buraya geleli. Şimdi diyebilirim ki insan her duruma ama her duruma er ya da geç alışıyor. Alışkanlık sevmekten mi geliyor yoksa alışınca mı seviyor insan orası biraz tavuk yumurta bilmecesine benziyor. 10 ay önce gözümde büyüttüğüm bir sürü şey şimdi, çok kolay, sıradışı olan her şey de, sıradan.

 Ve garip bir duygu var içimde şimdi, bu şehirden bu ülkeden 10 aydır haşır neşir olduğum uzak doğu kültüründen insanlarından belki de bir daha buralara hiç gelmemecesine ayrılıyor olmak, sanki burada ya da burası için ölmek gibi. Bir yere geçici olarak gelmek, insana hayatta aslında kızacak, korkacak hiç birşeyin olmadığını, her şeyin geçici olduğunu, bir gün bir şekilde biteceğini,  OSHO'nun dediği gibi yapılacak tek şeyin her anın keyfini çıkartmak olduğunu hatırlatan bir ölüm oyunu gibi. Sanırım insanlar ölmeye yakın zamanlarda yaşamla ilgili bu gerçeği anlıyorlar. Yaşlı insanların o sınırsız hoş görüleri ve durdukları halde gülümseyen sevgi dolu yüzlerinin sebebi bu anlayış olsa gerek.

Yüzümde öyle bir hoşluk olduğunu sanmıyorum, zira bu duygu zaman zaman benden uzaklaştığında bazı şeylere kızmaya devam edebiliyorum. Oysa  en çok olmak istediğim durum bu anlayış, farkındalık hali. O anı, bir sabah güneş doğmadan gözlerimi açıp kendimi sebepsiz yere mutlu hissettiğim zaman yaşadım, çok özel bir şeydi.

Geçen zamanda, yolun başında beni bekleyen o bilmediğim kendimle karşılaşıp karşılaşmadığı yüzleşip yüzleşmediğimi, öyle ise bütün bunların sonunda neler olduğunu merak ediyor olabilirsiniz. Belki onları da yazarım, belki başka şeyler, belki sadece bu kadardır yazacaklarım... Şimdilik sevgiyle...