Sonunda bir şeyler yazabilmek için iyi
bir fırsat yakaladığım için mutluyum. Yaklaşık 1 saatim var. Sevgilim bir
reklam görüşmesinde onu bekliyorum. Yarım Kalmış Hikayeler'in yazarı olarak bir dolu yarım
kalmış hikayem var. Ancak her zaman her şey planlandığı gibi gitmiyor, blogumda
yazmaya başladığım yarım kalmış bir hikayem var, amacım onu bitirmek, Etiler
Marmaris Kafe'ye oturdum, şarjım az,
Microsoft Office yüklü değil ve burada kablosuz internet yok. Olsun
telefonumdan internete girer, yarım bıraktığım hikayemi okur Wordpadde yazarım
diye düşünüyorum, blogumun şifresini unutmuşum, almak için gerekli işlemleri
yaptığımı sanıyorum ancak başaramadım. Eh eskisi gibi değiliz artık, uzun
zamandır hayatın yaptığım planları alt üst edip kendi planlarını uygulamasına
boyun eğmiş durumdayım. Allah var yaptığı
planlar şimdiye kadar başıma kötü bir şey getirmedi, zaten anladığım
kadarıyla beni, o hatırlamadığım büyük plana doğru götürmeye çalışıyor ,
sağolsun... Bu durum kendimi, zaman zaman alzheimer gibi hissetmeme neden olsa da
şu andaki kararım akışta olmak, kendimi hayatın planlarına bırakmak.
Bütün bunlar olup biterken, yan masadan
tiz bir kadın sesi bağıra bağıra konuşmaya başladı; '' Bak burada tost da
yiyebilirsin ya da döner hepsi var istersen ıslak hamburger de olur'' sesinde
sevgiden eser yok, dahası sabrı taşmış, alt metin şunları söylüyor; '' bana bak
her ne zıkkım yemek istiyorsan hemen seç yoksa...'' Kafamı kaldırıp yana
bakıyorum. Kadın, orta yaşlı, saçları sarıya boyalı, yüzünde gergin bir ifade
var, çocuksa kafasına taktığı şapkayı mümkün olduğunca yüzüne doğru indirmiş,
memnuniyetsizliği ve kararsızlığının kızgınlığa sebep olduğunun farkında gibi
saklanmaya çalışıyor. Muhtemelen annesi... Yeterince mızmızlanmış ya da
kızdırmış annesini, ancak mutsuzluğunu gizlemeye çalışmıyor. Kadın yeniden
alevleniyor, bu kez ses daha yüksek ve daha tiz '' ne istiyorsun, bak işte, ne
yiyeceksen söyle!'' . Çocuğun sesini duymak mümkün değil, giderek azalan bir
ses ve yeniden annenin yükselişi '' Oha Burak, hem döner ham avyalık tostu, oha
oğlum nasıl yiyeceksin hepsini'' Kadına bakıyorum, '' oha'' ünlemi kadının görünüşüne hiç bir şekilde gitmiyor, bu cümleler ağzından
dökülürken başka biri gibi, aslında hoş bir kadın, bakımlı da, büyük ihtimalle de
çalışan, eğitimli bir kadın . Oysa konuşma tarzı tüm bunlarla tezatlık oluşturuyor.
Ara sıra gözgöze geliyoruz çocukla, mavi kocaman gözleri var, onun
hakkında yazdığımı bilmeden bakıyor bana, bir şekilde merak ettiğini anlıyorum, durumun garipliği ile eğleniyorum .
Yemeğini bitirdi, şimdi biraz
daha memnun görünüyor. Annesiyle konuşmaya çalışıyor. '' Başım ağrıyor Burak,
başım ağrıyor''. Çocuk susuyor, ellerini
kenetlemiş , ağız seviyesinde tutuyor. Kendine sus der gibi.
Annesi biraz sonra, hesabı istiyor.
Ödemeyi yaparken, gülümseyerek '' Sen ne zaman para kazanıp bana yemek
ısmarlayacaksın ya, ha ne zaman, haydi para kazanmaya başla da bana yemek
ısmarla artık'' . Çocuk da gülümsemeye çalışıyor. Kalkıyorlar.
Ortam istediğim gürültü seviyesine geldi, belki şimdi içe dönebilir ve yarım kalan...
Olmadı... Çok yaşlı bir kadın daha oturmadan yanındaki genç
adamla konuşmaya başlayarak yaklaşıyor bu kez hemen yanımdaki masaya. Kadın çok yaşlı ve ne tesadüftür ki yine çok yüksek
sesle konuşuyor. '' Buraya oturalım oğlu, burası çok güzel esiyor, oh oh bak''
sonra bir serçe geliyor zıplaya zıplaya masalarının etrafında dolanıyor, kadın
bu kez serçeye takılıyor '' Ah ah zıpla zıpla, ye ye doyur karnını serçeye bak
serçe bak bak..'' . Adam, gözlüklü yüzündeki ifadeyi seçmekte zorlanıyorum dikkatle bakmaktan çekinsem de bana doğru bakmalarına engel olamıyorum. Onlar hakkında yazdığımı bilmeleri mümkün değil diye düşünüyorum, bir kafeye giriyorsunuz ve birisi sizi gözlemliyor ve yazmaya başlıyor, bu düşük olasılığa güvenerek, farkettirmeden ve elimde olmadan yazmaya devam ediyorum. Şu anda başka bir şey yapmam mümkün değil, dikkatimi toplayamıyorum.
Adam hemen bir şeyler ısmarlıyor ve yemeye koyuluyor, yaşlı
kadın biraz daha sesini alçalttı artık, konuşmalarını duyamıyorum ama
cümlelerin sonu ''... yapması gerekir'' le bitiyor. Durum iyiye doğru gidiyor gibi. Aradığım kuru gürültü başladı,
anlaşılmaz konuşmalar bir lokomotif gibi içime döndürüyor beni. Dışardan
kendime bakıyorum, küçük beyaz bir bilgisayarda ara sıra etrafına bakarak yazan
bir kadın. O kadını yazan başka bir kadın ya da adam olma ihtimali üzerinde düşünüyorum ve bunun bitmeyen zincirini... Karanlık bir tünele doğru...
Hay Allah gitme vakti, iki satır
yazamadan kalkıyorum kafeden.
Şimdi de Emirgan Sütiş'deyim... Burası benim en
sevdiğim mekanlardan, hafta sonlarında çok kalabalık, böyleyken sevmiyorum ama istediğim
kuru gürültüyü buluyorum. Yine de sağ masadakilerin hararetle politika
tartışmalarını, sol masadakilerin küçük çocuklarının ne yiyeceğine karar verme
aşamasındaki hummalı tartışmalarını duymazdan gelemiyorum.
Kafesel haller...
Aynı masada oturup karşısındakinin yüzüne
dahi bakmadan cep telefonuna ya da bilgisayarına dalmış insanları yadırgıyorum.
Madem biraraya geldiniz ne diye başkalarıyla meşgulsünüz diye kızıyorum.
Dışardan tam olarak böyle gibi görünsem de ben tamamen etrafımla, bulunduğum
anla ilgiliyim.
Sevgilim yemeğini bitirdi, arkasına
yaslandı sonradan yani yemeğin tadına baktıktan sonra belirlediği içeceğinden
bir yudum aldı. İçecek bitmeden yemek, yemek bitmeden içecek bitmemeli.
Düşünceli aynı anda bir sürü şey düşünebiliyor, etrafını izler gibi beni izler
gibi ama aklı başka yerde ben ise kimseyi izlemez gibiyim ama aklım etrafımda.
Bana bakan bir çift göz olsaydım kendime
sinir olurdum belki de, o halde yazmayı bırakıp boğazı, özlediğim maviyi,
sevgilimin gözlerini izleme zamanı.
No comments:
Post a Comment