Monday, 18 June 2012

KAFESEL HALLER


Sonunda bir şeyler yazabilmek için iyi bir fırsat yakaladığım için mutluyum. Yaklaşık 1 saatim var. Sevgilim bir reklam görüşmesinde onu bekliyorum. Yarım Kalmış Hikayeler'in yazarı olarak bir dolu yarım kalmış hikayem var. Ancak her zaman her şey planlandığı gibi gitmiyor, blogumda yazmaya başladığım yarım kalmış bir hikayem var, amacım onu bitirmek, Etiler Marmaris Kafe'ye oturdum,  şarjım az, Microsoft Office yüklü değil ve burada kablosuz internet yok. Olsun telefonumdan internete girer, yarım bıraktığım hikayemi okur Wordpadde yazarım diye düşünüyorum, blogumun şifresini unutmuşum, almak için gerekli işlemleri yaptığımı sanıyorum ancak başaramadım. Eh eskisi gibi değiliz artık, uzun zamandır hayatın yaptığım planları alt üst edip kendi planlarını uygulamasına boyun eğmiş durumdayım. Allah var yaptığı  planlar şimdiye kadar başıma kötü bir şey getirmedi, zaten anladığım kadarıyla beni, o hatırlamadığım büyük plana doğru götürmeye çalışıyor , sağolsun... Bu durum kendimi, zaman zaman alzheimer gibi hissetmeme neden olsa da şu andaki kararım akışta olmak, kendimi hayatın planlarına bırakmak.

Bütün bunlar olup biterken, yan masadan tiz bir kadın sesi bağıra bağıra konuşmaya başladı; '' Bak burada tost da yiyebilirsin ya da döner hepsi var istersen ıslak hamburger de olur'' sesinde sevgiden eser yok, dahası sabrı taşmış, alt metin şunları söylüyor; '' bana bak her ne zıkkım yemek istiyorsan hemen seç yoksa...'' Kafamı kaldırıp yana bakıyorum. Kadın, orta yaşlı, saçları sarıya boyalı, yüzünde gergin bir ifade var, çocuksa kafasına taktığı şapkayı mümkün olduğunca yüzüne doğru indirmiş, memnuniyetsizliği ve kararsızlığının kızgınlığa sebep olduğunun farkında gibi saklanmaya çalışıyor. Muhtemelen annesi... Yeterince mızmızlanmış ya da kızdırmış annesini, ancak mutsuzluğunu gizlemeye çalışmıyor. Kadın yeniden alevleniyor, bu kez ses daha yüksek ve daha tiz '' ne istiyorsun, bak işte, ne yiyeceksen söyle!'' . Çocuğun sesini duymak mümkün değil, giderek azalan bir ses ve yeniden annenin yükselişi '' Oha Burak, hem döner ham avyalık tostu, oha oğlum nasıl yiyeceksin hepsini'' Kadına bakıyorum, '' oha'' ünlemi kadının görünüşüne hiç bir şekilde gitmiyor, bu cümleler ağzından dökülürken başka biri gibi, aslında hoş bir kadın, bakımlı da, büyük ihtimalle de çalışan, eğitimli bir kadın . Oysa konuşma tarzı tüm bunlarla tezatlık oluşturuyor.

Ara sıra gözgöze geliyoruz çocukla, mavi kocaman gözleri var, onun hakkında yazdığımı bilmeden bakıyor bana, bir şekilde merak ettiğini anlıyorum, durumun garipliği ile eğleniyorum .
Yemeğini bitirdi, şimdi biraz daha memnun görünüyor. Annesiyle konuşmaya çalışıyor. '' Başım ağrıyor Burak, başım ağrıyor''.  Çocuk susuyor, ellerini kenetlemiş , ağız seviyesinde tutuyor. Kendine sus der gibi.

Annesi biraz sonra, hesabı istiyor. Ödemeyi yaparken, gülümseyerek '' Sen ne zaman para kazanıp bana yemek ısmarlayacaksın ya, ha ne zaman, haydi para kazanmaya başla da bana yemek ısmarla artık'' . Çocuk da gülümsemeye çalışıyor. Kalkıyorlar.
Ortam istediğim gürültü seviyesine geldi, belki şimdi içe dönebilir ve yarım kalan...

Olmadı... Çok yaşlı bir kadın daha oturmadan yanındaki genç adamla konuşmaya başlayarak yaklaşıyor bu kez hemen yanımdaki masaya.  Kadın çok yaşlı ve ne tesadüftür ki yine çok yüksek sesle konuşuyor. '' Buraya oturalım oğlu, burası çok güzel esiyor, oh oh bak'' sonra bir serçe geliyor zıplaya zıplaya masalarının etrafında dolanıyor, kadın bu kez serçeye takılıyor '' Ah ah zıpla zıpla, ye ye doyur karnını serçeye bak serçe bak bak..'' . Adam, gözlüklü yüzündeki ifadeyi seçmekte zorlanıyorum dikkatle bakmaktan çekinsem de bana doğru bakmalarına engel olamıyorum. Onlar hakkında yazdığımı bilmeleri mümkün değil diye düşünüyorum, bir kafeye giriyorsunuz ve birisi sizi gözlemliyor ve yazmaya başlıyor, bu düşük olasılığa güvenerek, farkettirmeden ve elimde olmadan yazmaya devam ediyorum. Şu anda başka bir şey yapmam mümkün değil, dikkatimi toplayamıyorum. 
Adam hemen bir şeyler ısmarlıyor ve yemeye koyuluyor, yaşlı kadın biraz daha sesini alçalttı artık, konuşmalarını duyamıyorum ama cümlelerin sonu ''... yapması gerekir'' le bitiyor. Durum iyiye doğru gidiyor gibi. Aradığım kuru gürültü başladı, anlaşılmaz konuşmalar bir lokomotif gibi içime döndürüyor beni. Dışardan kendime bakıyorum, küçük beyaz bir bilgisayarda ara sıra etrafına bakarak yazan bir kadın. O kadını yazan başka bir kadın ya da adam olma ihtimali üzerinde düşünüyorum ve bunun bitmeyen zincirini... Karanlık bir tünele doğru...

Hay Allah gitme vakti, iki satır yazamadan kalkıyorum kafeden.

Şimdi de Emirgan Sütiş'deyim... Burası benim en sevdiğim mekanlardan, hafta sonlarında çok kalabalık, böyleyken sevmiyorum ama istediğim kuru gürültüyü buluyorum. Yine de sağ masadakilerin hararetle politika tartışmalarını, sol masadakilerin küçük çocuklarının ne yiyeceğine karar verme aşamasındaki hummalı tartışmalarını duymazdan gelemiyorum.

Kafesel haller...

Aynı masada oturup karşısındakinin yüzüne dahi bakmadan cep telefonuna ya da bilgisayarına dalmış insanları yadırgıyorum. Madem biraraya geldiniz ne diye başkalarıyla meşgulsünüz diye kızıyorum. Dışardan tam olarak böyle gibi görünsem de ben tamamen etrafımla, bulunduğum anla ilgiliyim.

Sevgilim yemeğini bitirdi, arkasına yaslandı sonradan yani yemeğin tadına baktıktan sonra belirlediği içeceğinden bir yudum aldı. İçecek bitmeden yemek, yemek bitmeden içecek bitmemeli. Düşünceli aynı anda bir sürü şey düşünebiliyor, etrafını izler gibi beni izler gibi ama aklı başka yerde ben ise kimseyi izlemez gibiyim ama aklım etrafımda.

Bana bakan bir çift göz olsaydım kendime sinir olurdum belki de, o halde yazmayı bırakıp boğazı, özlediğim maviyi, sevgilimin gözlerini izleme  zamanı.














No comments:

Post a Comment