Saturday, 29 March 2014


KORKULAR ve GERÇEK 


Uzun zamandır sıcak bir gündem söz konusu.

Sıcak gündemin yanı sıra, gündemin hızla yayılmasını sağlayan sosyal medya diye adlandırılan sanal ortamlar, hepimizin  bu sıcak gündemin içinde -tabiri caizse- gevşemesine neden oldu.

Gevşemek derken aslında söylemek istediğim; kendimizi çok daha rahat, daha korkusuzca ifade etmeye başlamış olmamız.

Garip ama gerçek şu ki; yüz yüze iken söylemeye cesaret edemediğimiz şeyleri, sanal ortamlarda daha rahat söylüyoruz. Bunun içine, en öfkeli hallerimizden tutun da en müstehcen söylemlere, en devrimci hallerimizden en tutucu yanlarımıza kadar her duygu durumumuz dahil. Belki çoğu kez, bir duygu, düşünce ya da görüşümüzü ifade ederken daha çok anlıyoruz kendimizi de.

İşte hem bu sıcak gündem hem de sıcak gündemin ışık hızıyla yayılmasına sebep olan sosyal medya, bizim neredeyse her konuda ne düşündüğümüzü sorgulamamıza neden oldu. Oysa bizler, İstanbul gibi yaşamın çok hızlı aktığı ve klişe olsa da her şeyin inanılmaz hızla tüketildiği bir şehirde yaşıyoruz ve ilgimiz hep kendimizin dışında idi. Yani ne hissettiğimizi, ne düşündüğümüzü, herhangi bir konu hakkında nasıl bir yargımızın olduğunu belki de çok net bilmiyorduk ve belki de bildiğimiz gibi değildik hiçbirimiz.

Tüm bunlar bana olanlar aslında neden genellediğimi bilemiyorum sanırım kendimde olanın herkeste olduğunu sanıyorum, sanıyoruz.

Aslında söylemek istediğim; korkmayı bıraktığımızda ortaya çıkan gerçek kendimiz ya da korkuyla farkında olmadan gizlediğimiz gerçek duygu ve düşüncelerimiz.

Dedim ya belki her yerde kendimi görmüşümdür, ne gam, dikkatimi çeken herkesin her gün biraz daha artan cesareti ile daha açık, daha çok, daha fazla ifade etmesiydi kendisini.

Gördüğüm başka bir şey ise, insanlar ne kadar yüzeysel ise ilişkiler  de o kadar yüzeysel oluyor ve ilişkiler ne kadar yüzeysel ise sorunlar da o kadar yüzeysel oluyor. Nitekim bizler eteğimizdeki bilip bilmediğimiz tüm taşları döktükçe sosyal medyadaki dost, akraba ve yakınlarımızla zaman zaman siyahla beyaz kadar farklı olduğumuzu görüp; şaşırmak, kızmak, onları ikna etmeye çalışmak, olmadı laf sokmak daha da olmadı kavga etmek ya da sosyal medyada ''küsmek'' olarak tanımlanabilecek ''listemden çık'' mesajları atmak veya direk listeden silmek şeklindeki süreçleri yaşadık.

Pek çok arkadaşlık bitti, akrabalık ilişkileri soğudu ya da çetin çatışmalar oldu,  belki sevgililer ayrıldı...

Tüm olan biteni bir sayfadan izlemek oldukça ilgi çekiciydi benim için hala ilgi çekici çünkü gündem hala sıcak hatta yarınki seçimle kaynama noktasındayız bile diyebilirim.

Şu an geldiğimiz noktada herkes safını belli etmiş durumda. Hızla bölündük, ayrıldık, gruplaştık, gardımızı aldık. Olan biteni değerlendirirken görüşlerimize yakın değerlendirmeler yapan insanlara yanaştık. Bizden farklı düşünenlerden hemen uzaklaştık. Kimisi fazla ulusalcı, kimisi fazla milliyetçi, kimisi fazla romantik, kimisi fazla devrimci, kimisi fazla muhafazakar, kimisi fazla alık, kimisi fazla üstten bakan, kimisi fazla umursamaz, kimisi fazla ciddiyetsiz, kimisi fazla fırsatçı, kimisi durmadan küfür, kimisi durmadan beddua ediyor, kimisi şahsiyetsiz, kimisi şerefsiz... derken kimse kalmadı zaten.

Bu kalabalık içinden kimseye dokunmadan ''pardon... bi saniye... şu tarafa doğru...affedersiniz...'' diye e-) hiçbiri ya da hepsi seçeneğine doğru ilerlemek isterseniz de herkese bir kez dokunmuş oluyorsunuz zaten.

Ben onları fazla şey bunları da fazla şey buluyorumlar, yazılan yorumlara yorumlar ve de yorumlara yorumlar...

Haddini bildirmeler, öfke kusmalar, gün yüzü görmemiş küfürler, hakaretler, küçümsemeler, tüm bunlara kızmalar  vs vs...

Önceden her şey biraz daha kolaydı kanımca şimdi bütün her şeyimizle ortadayız. Yani kısmen daha gerçek yüzlerimizle ortadayız. Kısmen diyorum çünkü hala korkularımız olduğunu hala yüzde yüz ortada olmadığımızı düşünüyorum. Belki dışlanmaktan belki alay edilmekten belki bu kadar açık bir öfke varken bunu üzerimize çekmekten, ama hala korkuyoruz.

Tuhaf gelebilir ama belki de şu anda en gerçek en ortada olan kişi Tayyip'tir. Biraz,  uzun süredir iktidar olmanın sebebiyle elde ettiği güçten biraz da zorunlu şeffaflaşma sürecinden.

Şu anda neredeyse tüm zaaflarını, tüm korkularını, tüm öfkesini hepimiz tüm açıklığı ile görüyoruz, dinliyoruz, okuyoruz.

Bu yüzden de toplu halde nefret ediyoruz.

Çünkü artık bize söylediği neredeyse tüm yalanları biliyoruz.
Bizden çaldığı paraları ve aç gözlülüğünü biliyoruz.
Kendisinin istediği gibi olmadığımızda  bize neler yapabileceğini biliyoruz.
Ya da işler onun istediği gibi gitmediğinde neler yapabileceğini biliyoruz.
Bir gün başka bir gün başka şeyler söylediğini, yani çelişkilerini biliyoruz.
Ve daha fazlası...

Tüm bunlar aklımdan geçerken aklıma takılan soru şu oldu; herkesi bu kadar açıklığı ile bilebilseydik o kişilere karşı hislerimiz nasıl değişirdi?

Hakkımızda söylenen her şeyi bilseydik ya da bizim söylediklerimizi o hakkında konuştuğumuz kişiler bilseydi nasıl olurdu ilişkiler?

Herkesi bu kadar açıklığıyla bilemediğimiz için mi hala arkadaşız mesela, hala dostuz, sevgiliyiz, karı kocayız, hatta kardeşiz veya hala iş arkadaşıyız...

''Yüksek Ökçeler'' diye bir hikaye vardı çocukluğumda okuduğum, hiç unutmadım o hikayeyi, çünkü o topukların sesini öyle ya da böyle duydum hep.

Oysa gerçek böyle mi, bugün olduğu gibi mi?

İyi kötü öğrendiğim, deneyimlediğim bazı farklı bakış açıları, hayatımı gerçekten çok kolaylaştırdı. Aslında zorlaştırarak kolaylaştırdı.

Hayatın gerçekten de zihnimizin yansıması olduğu konusunda her geçen gün biraz daha netleşiyorum.

Bu inanılmaz cesaret isteyen bir bakış açısı, ukalalık yaptığımı sanmayın, gerçekten öyle. Dışarıda gördüğünüz iyi ya da kötü ne varsa sizsiniz. Bunu kabul etmek kolay değil.

İlk etapta bunu anlamakta çok zorlandım fakat yavaş yavaş kavrıyorum bunun anlamını. Benim bunu kavramaya başladığım bu zaman diliminde böylesi zorlu bir sınav şans mı şanssızlık mı bilemiyorum.

Zira, sadece benim değilim benimle birlikte koskoca bir ülkenin karşısında, olaylara verdiği tepki ya da aldığı kararları ile,  o günkü duygu durumumuzu son derece güçlü bir şekilde etkileyen bir adam var. O adam, bizi çileden çıkarıyor, sinirden ağlatıyor, kavga ettiriyor, nefret ettiriyor, çaresiz hissettiriyor vs vs. O gün genel olarak her ne hissediyorsak bunu o sağlıyor ya da bu gücü ona biz veriyoruz.

İşte püf noktası da burada. Dışarısı dediğimiz, yani dışarıda olan biten her şey. Olan biten, tek başına tek bir anlama sahip olsaydı yani kendisine has bir anlamı olsaydı olan bitenin, o zaman sanırım herkes aynı şeyden aynı şekilde etkilenirdi ya da aynı kişi hakkında aynı şeyleri düşünürdü, hissederdi. Oysa  olan bitene, olay ve kişilere anlamı biz veriyoruz; öğrendiklerimiz,  deneyimlerimiz, kabul ettiklerimizle, olmazsa olmazlarımız, geleneklerimiz, inançlarımız ile. Ve tabi bu anlamın bizde yarattığı hisler söz konusu;  kimi zaman öfke, kızgınlık, nefret, hüzün,  kimi zaman mutluluk, neşe, coşku...

Bu evrendeki  yaşamın bu anlamlardan özgürleşme süreci olduğunu düşünüyorum. Yani olana olduğu gibi bakabilmeyi başarabilmek. Bu şekilde çok kötü gibi görünen bir olayın bile bizim bir konudaki farkındalığımız için olduğunu görebiliriz.

Konu Tayyip ve bir insandan nefret edebilmemizi sağlayan davranışlar bütünü olunca, bu bakış açısıyla işin içinden çıkmak oldukça zor. Yine de bir denemek istiyorum.

Karşımızda bir yalancı görüyoruz ve yalan söylemek tartışmasız nefret edilesi ya da daha hafif ele alırsak kötü bir şeydir.

Hırsızlık, haksız kazanç ya da birilerinin hakkını yemek de öyle,

Başkalarını düşüncelerinden, din, dil veya ırkından dolayı dışlamak da öyle...

Kısaca Tayyip de görüp kızdığımız ne varsa, o gerçekten kızılası kötü bir şey bizim zihnimizde, eyvallah.

Peki ya tüm bunların her gün biraz daha gözümüze sokulması nedendir? Tayyip'te kızdığımız şeyler bizde olan şeyler mi , bizim yansımamız mı? Biz böyle miyiz? Ben böyle miyim?

Yalancı mıyım?
Daha fazla para istiyor muyum?
Başkalarının hakkına saygısız mıyım?
Elimde güç olduğunda bunu kendi lehime mi kullanıyorum?
Başkalarına karşı kendimi korumak için elde ettiğim gücümü kaybetmemek için elimden geleni yapıyor muyum?
Kendi düşünceme yakın insanlara daha hoş görülü iken diğerlerini dışlıyor muyum, küçümsüyor muyum?

Ve gördüğünüz her ne ise, onunla uzatabileceğiniz bir liste.

Kendinizi tanımak için başbakan olmayı ya da dış dünyada mutlak bir güç elde etmeyi beklemeyin derim, şu anda hakimi olduğunuz yani mutlak güce sahip olduğunuz bir yaşamınız var, orada kralsınız ya da kraliçe.

Siz nasıl bir kralsınız?

a) en az biri
b) en az üçü
d) hepsi
e) hiçbiri

Siz dediğime bakmayın bu benim kendimle sohbetim, ha ama gökten üç elma düşer de birisi de sizi bulursa orasını bilemem.








Wednesday, 19 February 2014

ZORBA BUDA

ZORBA BUDA

Yıl 2008... O sıralar, hayatım altüst olmuş gibiydi. Öyle bir fırtına başlamıştı ki, her geçen gün dinmek yerine şiddetleniyordu sanki. Burnumun ucunu dışarı çıkarmak istemediğim o günlerde kendimi kitapların içine gömmüştüm.

Bu kadar acı çekmenin bir sebebi olmalı, bu kadar altüst oluşum, şanssızlığın ötesinde bir şey olmalı derken, nereye baksam EGO, ne okusam EGO çıkıyordu karşıma.

İşte Sevgili OSHO ile tanışmam bu aralarda oldu. Tam bir tesadüf. EGO kitabını gördüm ve aldım. Sarsıcı, çok farklı, çok derin ama bir o kadar da anlaşılır bir dille anlatıyordu her şeyi. İlk kitabını okuduktan sonra karşı konulmaz bir şekilde konuşmalarının derlendiği tüm kitaplarını okumak istedim. Neredeyse bütün kitapları konuşmalarından derlenmiş. Kendisinin yazdığı sanırım sadece bir kitap varmış.

OSHO 1931-1990 yılları arasında yaşamış Hintli bir mistik. OSHO kelimesinin çok güzel bir anlamı var;  ''FARKINDALIK OKYANUSU''... (Asıl adı Chandra Mohan Jain  1960'lardan itibaren Acharya Rajneesh, 1970'lerde ve 1980'lerdeBhagwan Shree Rajneesh ve 1989'dan sonra Osho ismini almış)
Kitaplarını okurkenki his de tam olarak bu... Her kelime okyanusun bir damlası gibi, her cümlede dalgalarla dans edersiniz ve sonrası derinlere dalış, kayboluş... İşte benim OSHO'm bu, bende yarattığı duygular böyle.

İlk kitabını okuduğumdan beri , Hindistan Pune'deki OSHO MEDİTASYON MERKEZİ'ne gitmeyi hayal ediyordum.  Nihayet geçen iki haftada bu hayalimi gerçekleştirdim.

Benim için çok farklı bir yolculuk oldu. Daha gitmeden başladı dönüşümlerim. İçimde müthiş bir tedirginlik vardı ben onun değişime direnç gösteren egom olduğunu oraya gidince net olarak anladım.

Biz THY nin direk uçuşuyla MUMBAI'ye gidip oradan 6 saatlik bir otobüs yolculuğu ile PUNE'ye vardık.

Merkez, yeşillikler içerisinde üç ayrı tesisten oluşuyor. Kapıdan girdiğim anda dev ağaçlardan ahenkle düşen yaprakları görünce cennete geldim sandım. Her şey müthiş bir uyum içerisinde, sessizlik ve dinginlikteydi.

İlk gün kayıt kuyut vs ile geçti. Saat farkı, yolculuk, uykusuzluk derken fena halde yorulduk, ilk gün kötüydük. Yine de tamamlanması gereken işler için ayakta durmaya çalışıyorduk.  Bunlardan birisi de meditasyonlarda giyeceğimiz elbiselerimizi, merkez içerisindeki marketten almaktı. OSHO'nun Evening Meeting'leri hariç tüm meditasyonlarda giyilen tek renk bordo. Marketten, kadın ve erkekler için farklı şekillerde tasarlanmış bordo elbise ve pantolonlar ile sadece akşam toplantılarında giyilen beyaz kıyafetlerimizi aldık.

Neden böyle diye sorabilirsiniz? OSHO,  bu şekilde, herkes aynı renk ve kıyafet içerisinde olunca insan algısının dış görünüşten içe doğru kaymasının daha kolay olacağını söylüyor ve benim deneyimlerim de bunu söylüyor. Yaklaşık 11 gün aynı kıyafetleri giydik. Sıkılacağımı sanırdım ama olmadı. Her gün kıyafet seçmek için ne kadar çok zaman harcadığımı, göbeğim çıktı mı indi mi, oldu mu olmadı mı, uydu mu uymadı mı derken ne çok enerjimin gittiğini farkettim.

Ertesi sabah bordo kıyafeti giyindim, sabah serinliğinde otelden merkeze doğru ilerlerken heyecanlıydım.  Merkeze giden yol;  iki tarafı ağaçlı yemyeşil çok güzel bir yol. Farklı girişleri olan üç ayrı tesis var. Ben neresi neresidir, son güne kadar karıştırıyordum.  Havuzun olduğu yere girmişim. Havuz, yeşillikler içinde kocaman bir göl gibi. Yalnız başıma havuz kenarında oturdum biraz. Dünyanın dört bir yanından gelmiş, farklı renk, farklı dil, farklı yaşlarda insanlara tek tek baktım. Rüzgarın sesine eşlik eden karga sesleri olmasına rağmen sessizlik hakimdi.  Herkes kendi halinde, kimse kimseyle ilgilenmiyordu, çok huzurluydu.


İlk gün '' Welcome Morning'' ile merkezdeki işleyiş, temel kurallar ve temel meditasyonlar anlatılıyor. Her şeyin başı ''DANS''!

Tanıtımdan sonraki günlerde çeşitli meditasyonlara katıldım. En büyük korkum sabah 6 da yapılan ''DİNAMİK MEDİTASYON'' a iki kez katıldım. Dinamik Meditasyon, OSHO'nun en ünlü meditasyonu. İlk kez, hiç bilmeden yaptığımda tam olarak yaptım. Benim için inanılmaz zorlayıcıydı. Ondan sonrasında zihnim bu zorluğu tekrar deneyimleme konusunda sürekli engeller yarattı.

Dinamik Meditasyon'da ; İlk 10 dakika düzensiz ve kuvvetli bir şekilde burundan nefes veriyorsunuz, ikinci 10 dakikada açığa çıkan duygularınızı takip ediyorsunuz; gülmek, ağlamak, bağırmak, çığlık atmak, küfür etmek... Özellikle bir grup içerisindeyseniz yoğun bir enerji akımı oluştuğundan mümkün olduğunca hareketli olmanız tavsiye ediliyor. Her ne duygu gelirse gelsin bunu bedeninizi kullanarak ifade etmeniz gerekiyor. Üçüncü 10 dakika benim kabusum olan kısım. Eller yukarda, kuvvetli bir ''hu'' sesi ile sürekli zıplıyorsunuz. Ölmez sağ kalırsanız 4. aşamada aniden duruyorsunuz. OSHO meditasyonlarında aniden durma ve donma çok sık rastlanan bir harekettir. Bunun, zihni durdurmanın en etkili yollarından biri olduğu söyleniyor. Aniden duruyorsunuz ve donuyorsunuz, 10 dakika boyunca hiç kıpırdamıyorsunuz. O sırada inanılmaz terliyorsunuz. Şayet ilk üç aşamayı hakkıyla yapmışsanız dördünce aşama cennetiniz oluyor. Son aşama ise 15 dakika yaşamı kutlama dansı.

 Merak eden varsa  izleyebilir.


Merkezin çeşitli yerlerinde aynı anda farklı meditasyonlar yapılıyor. Haftalık programlar broşürler halinde basılıyor, siz de ne zaman hangi meditasyona katılmak istediğinize karar veriyorsunuz.

İçimden -tabi ki- tüm meditasyonlara en az bir kez katılmak geçiyordu. İlk günlerde bir meditasyondan diğerine koşturup durdum, oldukça yorucuydu.

Sonra birden bir ironinin farkına vardım. OSHO'nun sözleri kulaklarımda çınladı. ''Zengin olmak arzusu ile iyi bir insan olmak arzusu arasında hiç bir fark yoktur. Çünkü ikisinin içinde de arzu vardır ve arzu egonun işidir. ''

İyi bir insan olma arzusu veya meditasyon yaparak farkındalık içinde olma arzusu... Hiç bir fark yok, ego yine iş başındaydı. Tüm meditasyonlara katılayım, hazır gelmişken şunu da yapayım aman bunu kaçırmayayım, buradan şu meditasyona koşayım oradan da şuraya gideyim...

Birden bu koşturmaca içinde kendimi gördüm. Farkındalığın, ışığın peşinden koşan kan ter içinde kalmış ben... Çok hoş görünmedi gözüme. Sonrasında biraz daha hislerimi takip etmeye çalıştım, ama sanırım yine de bir şeyleri deneyimleme arzusu baskın çıktı, ben de çok kurcalamadım.

En çok etkilendiğim meditasyonlardan birisi  BORN AGAIN idi. Çok eğlendim, ama çok! Ve anladım ki benim derdim eğlenmek, ben eğlenirken tam anlamıyla andayım, zihin devreden tamamen çıkıyor ve ben içimdeki coşkuyu sorgusuz sualsiz yaşıyorum. Bu yedi günlük bir meditasyon. Her gün iki saat. İlk bir saatinde çocuk oluyorsunuz, birden bire özgürsünüz, bir çocuksunuz! Harika bir duygu! Zaman zaman hüzünlendiğim, tek başıma kalmak istediğim anlar oldu kalan zamanlarda ise kendimi sürekli havada uçarken hatırlıyorum, uçan yastıklar içerisinde ''kiaaaa'' gibi bir nida ile sağdan sola koşup sağa sola üçer beşer yastıklar fırlatıyordum. Bundan aldığım keyfi kelimelere dökmem imkansız. İkinci bir saatte ise hemen her meditasyonda olduğu gibi duygularımıza tanıklık etmek üzere sessizce ve gözlerimiz kapalı oturuyorduk.

Burada iki eğitmen size eşlik ediyor ancak hiç bir müdahale olmuyor, hiç bir yorum yapmıyorlar. Orada bulunmalarının tek sebebi, sadece insanların birbirlerine zarar vermesini engellemek. Eee peki sonunda ne oluyor derseniz, her şey size bağlı. Ne olup bittiği ya da ne olup bitmediği bir şey olması veya hiç bir şey olmaması bu sizinle ilgili.

Çocukluk duygularına o kadar derin bir giriş yapıyorsunuz ki ve bu o kadar özlediğiniz bir şey ki sizde olağanüstü bir tazelenmişlik hissi yaratıyor. Benim için bu meditasyon, çocukken yediğiniz ve çok ama çok sevdiğiniz, fakat artık üretilmeyen bir şekerin tadını yeniden yakalamak ve yediğiniz her hangi bir şeye bulaştırma yeteneğini kazanmak gibi. Evet tam olarak böyle.

Çocuk olmak, bu bilinçli halinizle yeniden o masumiyeti yakalamak ve hayatın her tarafına bulaştırmak, sağa sola sıçratmak, ağzınızdan püskürtmek, boca etmek vs vs...

Çocuk olmak;  çocukça davranmak değil, bilinçli halinle o saflığı yeniden yakalamak, her şey mümkün ve ben sadece buradayım andayım, hatta yastıklar havada çiçekler gibi uçarken ben yokum kahkaha var ve ben gitmeye yok olmaya razıyım kahkaha ve coşkunun içinde ölmeye razıyım, umurumda olan tek şey; farklı milletlerden gelen farklı yaşlardaki insanların sevinç çığlıkları, o an çocuğuz yeniden masumuz ve çok güzeliz!

Sonrasında eminim çocukluğuma dair pek çok duygum, hayatımın bir yerinde, bir anda, bir damla göz yaşı, coşkulu bir kahkaha veya hüzünlü bir sessizlik olarak açığa çıktı ve çıkıyor. O samimiyeti hissediyorum kendimde, samimiyet insana müthiş güç veren bir duygu.

Neredeyse bütün öğretiler ''anda olmak'' tan bahsediyor. Geçmiş ya da geleceğe takılmanın zihnin yani egonun işi olduğunu, egonun, zihnin olmadığı tek yerin ''şimdi'' olduğunu vurguluyor. Harika ama, benim çocuk olarak eğlendiğim anlar hariç neredeyse her saniye zihnim çalışıyor. Benim için zihni susturmak zor iş.  Aklım sürekli gelecekte. İşte katıldığım meditasyonlardan birisi tam olarak seni anda tutmaya yönelik teknikleri içeriyordu. Karşılıklı olarak sırayla konuşuyorsun mesela o an farkında olduğun şeyleri arka arkaya sıralıyorsun. Bu şekilde dinlerken de konuşurken de kesinlikle ''an''dasın.

Ve nefes! OSHO'nun ELMAS NEFES'i! Nefes benim hayatımın vazgeçilmezi. En müthiş deneyimlerim, dönüşümlerim nefes sayesinde oldu. OSHO nun elmas nefesi de inanılmaz güçlü bir teknik. Hiç durmayan zihnimin kendisinin bile ne olduğunu anlayamadan uçup gittiği anları, elmas nefesi deneyimlerken yaşadım.

Tüm bunlar sevgili OSHO'ya hayranlığımın sevgimin bir kat daha artmasına neden oldu. Çok ama çok özel bir ruh olduğu aşikar. Hakkında yazılan çizilen bir sürü olumsuz şey okudum. Tek yaptığım ise, onun her zaman söylediği gibi sadece ve sadece kendi deneyimlerime güvenmek oldu.

Eğer bir şekilde OSHO'yu merak ederseniz, iyi ya da kötü söylenenlerin hepsini bir kenara bırakın. İster okuyun, ister meditasyonlarını deneyimleyin, ister Hindistan'a gidin, her ne yaparsınız yapın sadece kendi deneyimlerinize ve içinizdeki rehber sese güvenin.

OSHO'nun en sevdiğim en temel öğretisi budur. O'nun tek kuralı hiç bir kuralın olmamasıdır. Her insanın tek ve özel olduğunu ve bu tekliği ve özelliği yaratmanın, gerçekleştirmenin tek yolunun ; hiç bir yorum yapmadan yaşamak olduğunu söylüyor. Hiç bir kitap, hiç bir öğreti, hiç bir yaşam deneyimi sizin yaşayarak öğreneceklerinizin yerini tutamaz ve daha kötüsü hiç biri sizin işinize yaramaz. Ödünç alınmış düşünceler, deneyimler, bilgiler ruhu zehirlemekten başka bir işe yaramaz.

Ben bunları hatırlarken bile içimden bir coşkunun yükseldiğini hissediyorum. OSHO'ya sessiz bir selam gönderiyorum, çocukluğumdan belki...

Kendi yolumu bulmamda, kendimden başka izlenecek hiç bir yolun, hiç kimsenin olmadığı konusundaki sarsıcı konuşmaları bende bir yandan korku bir yandan cesaret yaratıyor. Cesareti seçip o uçurumdan atlayacak olan benim. Tüm öğretiler,  tüm teknikler,  o uçurumdan atlamam gerektiğini gösteriyor. Ancak dediğim gibi o uçurumdan atlamak ya da bakakalmak benim seçimim olacak. Bu sorumluluk kesinlikle bana ait!