Sunday, 29 January 2012

VİETNAM'DA GEÇİCİ BİR ZAMANDA

İlk yazımı yazmak için neden bu kadar bekledim bilmiyorum. Oysa anlatacak ne çok şey yaşadım buraya geldiğimden beri. Burası dediğim yer Vietnam! Evet ilk kez duyduğumda ben de tam olarak nereye düşer bilmiyordum aklıma ilk düşen şey ise bir yağmur damlası ve hasır konik şapka oldu. Bir de Vietnam Savaşı, o kadar.

Ofisin o karanlık odasında '' Vietnam'' sözcüğü ile zihnimin harita üzerinde ışık hızıyla gidişi, bir anda her şeyden herkesten uzakta yalnızlık,  belirsizlik, bilinmezlik ve sanki ne yapsam da bu gidişe karşı koyamacağım hissini dün gibi hatırlıyorum. 

Öyle de oldu. Hayatımda bazı durumların ben daha karar vermeden hayatıma gelip oturması ilk kez yaşadığım bir şey değil. Ne kadar korksam da o bilinmezlik ve karanlıktan,  kendimi o durumun içinde öyle kuvvetli bir imge ile görürüm ki, her ne yaparsam yapayım engel olamam, o bir şekilde tecelli eder. Olamadım da. Oysa korkuyordum, oysa yüreğim kuvvetle kal diyordu henüz yeni düştüğü aşkı doyasıya yaşayamamıştı ve hatta daha açıklayamamıştı kimselere çünkü neler olup bittiğini tam kestiremiyordu.

İşte öyle, herşey çok karışıktı ve bilinmezdi ve yalnızlık vardı yolun başında yine, kaçamadığım kendim karşılayacktı belli ki beni oralarda , daha ne kalmıştı yüzleşmediğim, yüzleşemediğim bilemiyordum ama olacakları az çok kestirebiliyordum.

Her şey nasıl olup bitti, o bitmeyen aksilikler silsilesine rağmen her şey nasıl olup da yoluna girdi ve ben o son  akşam aç kalma ve yoksun kalma korkularıyla doldurduğum o koca bavulların üzerine ne zaman çıktım bilemiyorum, filmin o kısmı kopmuş gitmiş. Tek hatırladığım engel olamadığım yağmur gibi gözyaşlarımdı. Takside, havaalanında ve uçakta durmadan ağladım. Değişimin sancıları daha değişmeye başlamadan her yanımı sarmıştı sanki, bir yerlerim acıyor gibiydi ama neresi olduğunu aramaya gücüm yoktu şimdi zaten farketmeyecekti.

Mart'ın ortasıydı. İstanbul'da kış kıyamet keskin bir soğuk vardı. Oysa Vietnam'ın güneyindeki bu şehir, Ho Chi Minh City, memleketim Tarsus gibi sıcak ve nemliydi. Havaalanından çıkmamla birlikte yüzüme vuran sıcak havanın tanıdıklığı biraz olsun rahatlattı beni. Belki de dedim, seveceğim buraları, belki de düşündüğümden daha kolay olacak her şey. Vızır vızır motosikletlerin içinden otele doğru ilerlerken kendime her anın keyfini çıkarma sözü verdim.

Otele vardığımda akşam üstüydü, sözümü tuttum, otelin çatı katındaki restoranına çıkıp, garsonun tavsiyesi üzerine,  karışık deniz ürünleri salatasından sipariş ettim.  Afiyetle yediğim salatayı gece üç civarında beş ya da altı defada çıkardım. İşe başlayacağım ilk gün yabancı bir hastanenin acil bölümünde, bu duruma sıklıkla rastlandığını anlatan Avustralyalı bir doktorun kontrolünde kolumda serumla yatıyordum ve o zaman bunun son olmayacağını, hastanedeki tüm personelle neredeyse şakalaşacak kadar çok görüşeceğimi bilmiyordum tabi.

Bu pozitif yaklaşımlar ardından gelen duvara çarpmalarımı sonrasında da çok kez yaşadım. Her seferinde kızıp, köpürüp, içimden geçen en kötü şeyleri söyleyip, geldiğim güne bin kez lanet okuduktan sonra beni bıkmadan usanmadan bir sufi barışcıllığıyla dinleyen sevgilimin sözleri ile sakinleştim. Sakinleştiğim anda da neden o kadar kızdım ki diye söylenip durdum. Bu sınavlar ne zaman bitecekti, ben neden bunun üstesinden gelemiyordum. İşte bu duruma da kızıyordum. Bu döngüler hiç bitmedi sadece aralar uzadı o kadar.

Bulunduğum şehirde çok sayıda yabancı yaşıyor. Kullanılan ikinci dil İngilizce. Ama Vietnamlıların İngilizcelerini anlamak son derece zor. Örneğin ''s'' harfini neredeyse hiç kullanmadıkları için, içinde ''s'' geçen kelimleri ancak bu durumu keşfettikten sonra anlayabiliyorsunuz. Tabi dil sorununa bir de kültür farklılığı, sistem farklılığı gibi durumlardan kaynaklanan anlayış farklılığını da eklerseniz uzak doğu kültürünü daha önce yaşamamış biri için kendini ifade etmenin ne kadar zor olabileceğini tahmin de edebilirsiniz. Normalde bile çok az insan tarafından anlaşıldığımı düşünürüm ve anlaşılmadığım durumlar benim için çok can sıkıcıdır, böyle ortamlardan insanlardan koşarak uzaklaşmak isterim. Hal böyle iken kendimi ne kadar uzaklaşsam o kadar anlaşılamayacağım bir yerin orta yerinde buldum. İşte o döngülerin başı, ortası ve devamının ana sebebi genel olarak bu idi;  ''anlaşılamamak''.

Bir de öyle bazı ülkelerde olduğu gibi herkes İngilizce bilmiyor burada. Taksi şoförleriyle garsonlarla anlaşmak çok zor mesela. Ya her şeye ''yes'' diyorlar ya da dünyada olmaz tavrıyla ''No'' diyorlar. Çok basit şeyler onlar için imkansız olabiliyor. Örneğin menüde içinde soğan olan bir yemeğin soğansız olmasını isterseniz,  bu onlara '' git kendini şurdan at'' gibi komik, saçma, olasılıksız vb. gelebilir ve ellerini bizim ''deli'' manasında salladığımız gibi sallayıp yüzlerini mümkün olduğunca mutsuz bir hale sokarak ''No, No'' dediklerine tanık olursunuz. Taksilerde iş biraz daha kolay, yazılı bir adres verirseniz %95 olasılıkla gitmek istediğiniz yerde olursunuz, ben hiç tarif etmek durumunda kalmadım, böyle bir durumda işin içinden nasıl çıkılıyor bilmiyorum. Restoranlarda bulduğum çözüm, ya istemediğim malzemeleri kendim ayıklamaktı ya da internetten bulduğum resimlerle ve türlü el kol hareketleriyle isteğimi anlatmak. Vietnamca bir kaç kelime öğrenebilsem belki işim daha kolay olabilirdi ama, lisede aruz ölçüsünü nasıl öğrenemediysem Vietnamca'yı da öyle hiç anlayamadım, işime yarayacak bir kaç kelime dahi öğrenemedim. Sanırım,  dillerini öğrenirsem burada kalma olasılığımın artacağı korkusuyla bilinçaltımın koyduğu bir blokajdı bu.

İletişim sorunu, zaman içinde, benden, onlardan, bir şeylerden, bir sebeple ya da, azaldı, azaldı ve azaldı. Oysa görünürde değişen bir şey yoktu, ben yine İngilizce konuşuyordum, onlar yine sadece bir kaç kelime İngilizce biliyordu, ben yine aynı şeyleri istiyordum ve Vietnam'da yemeklerde değişen bir şey yoktu örneğin. Bu belki de bir enerji değişimiydi, daha tanıdık, daha alışık olmanın, daha kabul etmiş olmanın enerjisi farklı dilleri aynı pota içinde eritebiliyordu.  

Giderayak sevmeye başlamış da olabilirim. Oysa Türkiye'ye ilk gidişimi hatırlıyorum, üç saat öncesinde havaalanında beklemeye başlamıştım.

Bir yıl içinde iki kez Türkiye'ye gitme hakkım vardı. İlkini Ağustos sonuna bırakmıştım, Ramazan Bayramı'na. Çocuklar gibi heyecanlıydım. Uzaktan her şey ve herkes öyle güzeldi ve ben öylesine özlem ve sevgi doluydum ki, heyecanımı anlatmaya kelimeler yetmiyordu, bir ay öncesinden gün saymaya başlamıştım. O nemrut halim gitmişti, herkesin şaşkın bakışları arasında çoğu kez kendi kendime gülümsüyordum. Tatlılar, börekler, dolmalar... gözümün önünden bir bir geçiyordu. Mavi deniz özlemi ise tuzlu bir tattı dilimde, İstanbul'u çok ama çok özlemiştim.

Uçağın sabah beş civarı İstanbul üzerinde alçalmaya başlaması ve Boğaz Köprüsü'nün ışıklarını görmemle yeniden ağlamaya başlamam bir oldu. Bu nasıl bir özlemdi ilk kez yaşıyordum bu duyguyu. Oysa, herkes için neredeyse her şey aynıydı, zaten aradan beş buçuk ay geçmişti sadece, bana belki de beş yıl gibi gelse de, onların kocaman hayatlarında önemsiz değil ama küçük bir detaydı beni görememiş olmak. O büyük değişimleri yaşayan bendim. Bunun farkındalığı biraz hüzün verici olsa da değişen bir şeyin olmadığını görmek rahatlatıcıydı sanki. Belki ''kaçırdığım bir şey yok'' duygusuydu bu.

İlk ziyaretten dönüşümde artık gözyaşı da yoktu, zaten üç ay sonra tekrar gidecektim. İşler yoğundu ve üç ay hızla geçti. Aynı döngüler yine yaşandı dediğim gibi aralıklar uzundu sadece ve ikinci ziyaretim daha sade daha az duygu doluydu. Döndüğümde artık çok az zamanım kalmıştı burda, sadece iki buçuk ay.

10 ay 11 gün olmuş buraya geleli. Şimdi diyebilirim ki insan her duruma ama her duruma er ya da geç alışıyor. Alışkanlık sevmekten mi geliyor yoksa alışınca mı seviyor insan orası biraz tavuk yumurta bilmecesine benziyor. 10 ay önce gözümde büyüttüğüm bir sürü şey şimdi, çok kolay, sıradışı olan her şey de, sıradan.

 Ve garip bir duygu var içimde şimdi, bu şehirden bu ülkeden 10 aydır haşır neşir olduğum uzak doğu kültüründen insanlarından belki de bir daha buralara hiç gelmemecesine ayrılıyor olmak, sanki burada ya da burası için ölmek gibi. Bir yere geçici olarak gelmek, insana hayatta aslında kızacak, korkacak hiç birşeyin olmadığını, her şeyin geçici olduğunu, bir gün bir şekilde biteceğini,  OSHO'nun dediği gibi yapılacak tek şeyin her anın keyfini çıkartmak olduğunu hatırlatan bir ölüm oyunu gibi. Sanırım insanlar ölmeye yakın zamanlarda yaşamla ilgili bu gerçeği anlıyorlar. Yaşlı insanların o sınırsız hoş görüleri ve durdukları halde gülümseyen sevgi dolu yüzlerinin sebebi bu anlayış olsa gerek.

Yüzümde öyle bir hoşluk olduğunu sanmıyorum, zira bu duygu zaman zaman benden uzaklaştığında bazı şeylere kızmaya devam edebiliyorum. Oysa  en çok olmak istediğim durum bu anlayış, farkındalık hali. O anı, bir sabah güneş doğmadan gözlerimi açıp kendimi sebepsiz yere mutlu hissettiğim zaman yaşadım, çok özel bir şeydi.

Geçen zamanda, yolun başında beni bekleyen o bilmediğim kendimle karşılaşıp karşılaşmadığı yüzleşip yüzleşmediğimi, öyle ise bütün bunların sonunda neler olduğunu merak ediyor olabilirsiniz. Belki onları da yazarım, belki başka şeyler, belki sadece bu kadardır yazacaklarım... Şimdilik sevgiyle...